19 Kasım Pazar
hava durumu

NUREDDİN ZENGÎ ve SELAHADDİN EYYUBÎ

NUREDDİN ZENGÎ ve SELAHADDİN EYYUBÎ NUREDDİN ZENGÎ ve SELAHADDİN EYYUBÎ   Haçlı Hücumları Ve İslâm Âleminde Yeni Bir Tehlike   Bir taraftan...
Bu Haber 20 Mart 2013 18:15 Yayınlandı

NUREDDİN ZENGÎ ve SELAHADDİN EYYUBÎ

 

Haçlı Hücumları Ve İslâm Âleminde Yeni Bir Tehlike

 

Bir taraftan îslâm merkezinde bütün gücü ve hızı ile tasnif, te’lif ve talim (yazma, Öğretme) faaliyetleri sürüyor; bazı dâhi kişiler, yüce ulu kimseler; ıslâh ve terbiye (toplumun bozulan taraflarını onarma ve toplu­mu eğitme) işi ile uğraşıyordu. Diğer taraftan da bütün İslâm dünyası üzerinde tehlike bulutları dolaşıyordu. Müslümanlar ve İslâm’ın kendisinin varhğı tehlikede idi.

Hristiyan Avrupa asırlardan beri İslâm’dan gocun­muş, kin duymuş ve intikamla beslenmişti. Müslüman­lar, hıristiyan dünyasının bütün doğu yakasını ellerine geçirmiş, bütün kutsal yerlerini hatta bizzat Hz. İsa’-nın doğduğu toprakları idareleri altına almışlardı. Av­rupa’nın kinlenmesi, intikam duygusuna kapılması için sadece bu yeterli idi. Fakat güçlü îslâm devletlerinin varlığı ve onların komşu hristiyan ülkelere sürekli akın yapmalarından dolayı cesaret edip de onlar Suriye veya Filistin’e yahut herhangi bir İslâm ülkesine saldırıya geçemiyorlardi.

Selçuklu İmparatorluğunun çöküşü ve îslâm devle­tinin kuzey sınırlarının zayıflaması yüzünden Avrupa cesaretlenip şansını deneme düşüncesine kapıldı. Tam o sırada rahip Peter adında öyle bir adama sahip oldu­lar ki, bu adam güçlü bir hatip, dinî bir vaizdi. Feryad-

lan ile bütün hristiyan dünyasını ateşledi. Bir baştan bir başa dinî bir cinnet dalgası meydana getirdi. Bunun dışında geniş ve münbit İslâm ülkelerine saldırmanın daha başka çeşitli siyasî, iktisadî sebepleri ve harekete geçirme nedenleri de bir araya gelmişti. Bütün bunlar Haçlı saldırılarında dinî ve dünyevî teşvik ve özendirici şeyler oldu[1]

Nihayet 490 H. yılında ilk Haçh ordusu Suriye’ye doğru yola çıktı. İki sene içinde Haçh ordusu, Antakya vilâyetinin birçok kalesini, Halep şehrini ve el-Reha’yı (Reyhanlı) ele geçirdi. 1099 M. yılma rastlayan 492 H. yılında Haçh savaşçılar Kudüs’ü zaptettiler. Birkaç se­ne içinde de Filistin topraklarının büyük bölümünü, ya­ni Suriye sahillerindeki Akkâ’yı, Trablus’u, Sayda ve Lazkiye’yi ellerine geçirdiler.

Meşhur İngiliz tarihçi Stanley Len Paul’ün ifadesi ile; “Haçlı ordusu sanki eski (çürük) bir ağaca çivi ça­kar gibi ülkeye girdi. Kısa zamanda İslâm ağacının gövdesini parçalayarak kıymıklarını havaya savura-caklarım anlamaya başladılar.”

Kudüs’ün içine girdiklerinde Haçlıların fetih sar-hoşluğuyla kendilerinden geçip çaresiz müslümanlara karşı yaptıklarını, sorumluluk duygusu taşıyan bu hristiyan tarihçi, şu sözlerle anlatıyor:

“Kudüs’e galip ve muzaffer bir eda ile giren Haçh savaşçılar öyle bir katliam yaptılar ki, anlatılamaz. At­larının üstünde Mescid-i Aksâ’nm yanındaki Hz. Ömer Câmii’ne giren süvarilerin atları diz kapaklarına kadar kana bulanmıştı. Küçük çocukları ayaklarından tutup duvarlara vurarak parçalıyorlar veya sallayarak onları duvarların arkasma fırlatıp atıyorlardı. Yahudilerin hemen tamamı kendi heykel (mabed)lerinde canlı canlı yakılmıştı.

İkinci gün ondan daha büyük, ürpertici zulümleri gözlerini kırpmadan bilerek tekrarladılar. Tenkru, üç yüz esiri canlarını koruma garantisi ile hapsetmişti, feryad ve figan ediyorlardı. Hepsi dışarı çıkarıldı. Müt­hiş bir katliâmla öldürülmeye başlandı. Erkeklerin, ka­dınların, çocukların vücudları parça parça ediliyor, par­çalar birbiri üstüne yığılıyordu. Sonunda bu korkunç mezalim ve katliam bitti. Şehrin kanlı sokakları Arap esirlere yıkatılıp temizletildi.”[2]

Kudüs’ün Haçlılar tarafından zaptedilnfesi İslâm devletinin zayıflığını ve söndüğünü, hristiyan dünyası­nın uyandığını ve onun yeniden güç kazandığım haber veriyordu ve bu; İslâm âleminde tehlike çam idi. Suriye ve Filistin’de dört tane ayrı ayrı devlet kurulmuştu. (Kudüs, Antakya, Trablus, Yafa’da kurulan küçük dev­letler.) Bunlar İslâm’ın merkezi (Hicaz)’nin istiklali ve kudsiyeti için büyük tehlike idiler.

Hristiyanlarm cesaret ve azmi o kadar artmıştı ki, Kerk valisi Renginald, Mekke ve Medine’ye hücum et­meye karar vermişti[3] Hz. Peygamberin mübarek kabri hakkında küstahça ve hâince kelimeler sarfede-rek âdice bir takım şeyler yapmak istediğini açıklamış­tı. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber’in vefatı üzerine din­den dönme (irtidad) hareketi başladığından beri o güne kadar böyle büyük bir tehlike çıkmamıştı. İrtidad hare­keti ilk büyük tehlike idi. Şimdi ise en korkunç bir teh­like olarak bu ortaya çıktı. İslâm âleminin kesin sonuç alması gereken bir savaş vermesi gerekiyordu.

Altıncı Hicrî asrın başı, İslâm dünyasının müthiş bir çözülme içinde bulunduğu en kötü bir idarî dönem­den geçiyordu. Selçuklu sultanı Melikşah’ın yerine ge­çen de eli kolu bağlı biri idi. Abbasî halifeleri uzun za­mandan beri güçlerini, otoritelerini Türklere kaptır­mışlardı. İslâm âleminde bozulan düzeni yeniden ku­rup düzenleyecek, güçlü bir idare tesis edecek yetenekli bir komutan, lider ve sultan yoktu. Müslümanların da­ğılmış güçlerini, kıyıda köşede kalmış insanlarını to­parlayarak bir bayrak altına getirerek, kuzeyden ve ba­tıdan akıp gelen tehlikeye karşı koyabilecek bir kahra­man göze çarpmıyordu.

Stanley Len Paul çok doğru yazmış:

“Bu kadar geniş alana yayılmış muhteşem Selçuklu İmparatorluğunu Ölüm ve ızdırap çırpınışları içinde eli­ni kolunu salmış, çaresiz vaziyette gören herkesi bir şaşkınlık ve dehşet kapladığından dolayı bu devir bir şüphe, tereddüt ve kararsızlık dönemi idi.”

İşte bu ara dönem, yeni güçler tamamen derlenip toparlanıp aynı yöne yönelmediği sürece kötü durumu­nu devam ettirecekti. Kısacası şu ki, Avrupalıların or­du getirerek başarılarını devanı ettirebilmelerine tam uygun bir zamandı”[4]

 

Atabek İmâdeddîn Zengî     

 

Fakat tam o zamanda, o kargaşanın, o felâketin, o müthiş çözülme ve dağılmanın arkasından ümidsizliğin her taran kapladığı sırada İslâm dünyasının ufkundan yeni bir yıldız doğup yükselmeye başladı. İslâm dünya­sı her zaman olageldiği gibi, tam ihtiyaç duyduğu sıra­da yeni bir önder, taze ve yıpranmamış bir mücahide kavuştu. Ümidini kaybettiği yönden yepyeni bir güç doğdu ki hiçbir kimse bunu hayal bile edemiyordu.

Stanley Len Paul şöyle yazıyor:

“Müslümanlar cihad ilan etmek zorunda kaldılar ve kahramanlığına, cesaretine, savaş kabiliyetine hepsi­nin itirazsız inanmaları gereken bir komutana ihtiyaç duydular. Türkmen komutanı ve onun idaresi altındaki valiler öyle cesur, yiğit, savaşçı bir dindarlar topluluğu meydana getirmeli idi ki, onların önünde Haçlılar yap­tıkları zulmün, alçaklıkların cevabını vermeliydiler. İş­te o yiğit komutan İmâdeddin Zenginin şahsında ken­dini gösterdi.”[5]

İmâdeddin, Selçukluların besleyip büyüttükleri, on­ların yetiştirdikleri bir kimseydi. Selçuklu sultanı Mah-mud’un şehzadelerinin atalığı (Atabeği=Lalası) idi ve sultan tarafından Musul’a vali tayin edilmişti.

Zengî, Suriye ve Irak’ta gücünü iyice oturtup idare­sini tam kurduktan sonra el-Rehâ’ya hücuma geçti. Burası hristiyan eyaletleri içinde en güçlü olanıydı, çok büyük askerî önem taşıyordu. Cemâziyelâhir 539ra denk düşen 23 Aralık 1144 Reyhanlı’yı fethetti. Arap tarihçilerin ifadesi ile bu “fetihler fethi”, “zaferler zafe­ri” idi. Bu şehir latin hâkimiyetine büyük bir destekti. Böylece Fırat vadisi Haçlı tehlikesinden korunmuş ol­du. Bu fethin arkasından biraz sonra 541 H. yılma denk düşen 1146 yılında bir kölenin eliyle şehid edildi. Şehâdetinden önce o, Haçlılara karşı şanlı bir cihadı başlatmıştı. Bu cihadı meşhur oğlu Melik Âdil Nured-din Zengî daha çok ilerilere ulaştırdı.[6]

 

Melik Âdil Nureddin Zengî

 

Nureddin Zengî şimdi artık Suriye sultanı idi ve kendini bütün müslümanlar adına, haçlıları o toprak­lardan çıkarıp Kudüs’ü tekrar geri almak için Allah ta­rafından görevlendirilmiş kabul ediyordu. Bu büyük hizmeti en büyük ibâdet ve Allah’ın rızasına ermek için en büyük bir sebep biliyordu.

Akınları ile bütün hristiyan eyaletlere dehşet sal­mıştı. 555 H. yılında Harim Kalesini ele geçirdi. Bu ka­le kuzey sınırının en müstahkem ve korunaklı kalesiy-di. Antakya kralı, Trablus dükü ve diğer ikinci derece­deki meşhur hristiyan idareciler bu fetihle ele geçirildi. Savaşta onbin hristiyan öldü ve pek çok esir alındı. Bu fetihten hemen sonra Banyas kalesi fethedildi.[7] Diğer taraftan Mısır’ı da fethederek hristiyanları her taraf­tan çepeçevre kuşattı.

Len Paul şöyle yazıyor:

“Suriye sultanı Nureddîn’in başkomutanı Selahad-*din Eyyûbî’nin Nil boyunca uzanan bölgeleri idaresi al­tına alması demek, Kudüs’ün hristiyan idaresinin bir çember içine alınması demekti. İki taraftan tazyik altı­na girmişti. Kudüs’teki haçlılara her iki taraftan saldı-rılması halinde tek olan güçlerinin ikiye bölünmesi de­mekti. Müslümanlar Dimyat ve İskenderiye limanları­nı ele geçirmekle bir filoya da sahip olmuşlardı ve böylece Mısır bölgesi, Haçlılar ile Avrupa’nın irtibatını kesmiş oluyorlardı.”[8]

Nureddin Zengî hemen hemen Filistin’in tamamını Haçlılardan temizledi. Onun en büyük arzusu ve yapa­cağı en mukaddes hizmeti Kudüs’ü geri almasıydı. Fa­kat bu mutlu zafer ve mesud olay onun başkomutam Selâhaddin’e kısmet olacaktı ki yine de bu Nureddin’in yaptığı hizmetlerden, onun sevaplarından sayılabilecek özelliğe sahiptir. 1174 yılma denk gelen 569 H. yılında 56 yaşında gırtlak hastalığından vefat etti. Bir İngiliz tarihçinin ifadesi ile: “Sultan Nureddin Zenginin ölüm haberi müslümanlara Öyle sadme yaptı ki sanki üzerle­rine yıldıran düşmüş gibi geldi. “[9]

 

Nureddin Zengî’nin Özellikleri:

 

Müslüman tarihçiler Sultan Nureddin’in adaletini, dürüstlüğünü, dindarlığım, takvasını, güzel idaresini, izzeti nefis sahibi oluşunu, güzel ahlâklı oluşunu ve ci-had azmini öve öve bitirememektedirler. O, güzel adı gibi herkes tarafından sevilen, övülen, büyük değer ve­rilen biridir. Sultanın çağdaşı olan İbn Cevzî, meşhur tarihi el-Muntazam’ da şöyle yazmaktadır:

“Nureddin serhadlara (sınırlara) cihad akını yaptı. Kâfirlerin elinde olan elliden biraz fazla şehri geri aldı. Onun hayatı pek çok sultanın ve idarecinin hayatından daha temiz ve iyiydi. Onun döneminde yollar güvenli ve emniyetli idi. Onun övülecek tarafları pek çoktur. Ken­dini Bağdat’taki halifeliğe bağlı ve onun emrinde gör­dü. Ölümünden önce dinde yeri olmayan vergileri ve gelirleri kaldırdı. Karakteri: Yumuşak huylu, şatafatsız ve alçakgönüllü idi. Âlimleri ve dindaşlarını severdi.”

Tarihçi olarak tedbirli hareket eden ve ihtiyatlı ke­limeler kullanan ve överken de normali pek aşmıyan İbn Hallikân şöyle yazıyor:

“O adaletli, insaflı, ibâdetine düşkün, zâhid, muttaki, şeriata bağlı bir sultandı. Hayır ehline çok de­ğer verirdi. Allah yolunda cihada düşkündü, çok hayır yapar, bol sadaka verirdi. Suriye’nin bütün büyük şe­hirlerinde medreseler (okullar) açtı. Onun menkıbeleri (başından geçen olayları), hatıraları ve başarılan sayı­lıp dökülemiyecek kadar çoktur. “[10]

Tarih el-Kâmil’ in ünlü yazarı İbnü’1-Esîr Cezerî, onun hakkında şunu söyleyecek kadar yazmıştır:

“Ben önceki sultanların hayatını inceledim ve ahva­lini tetkik ettim. Râşid halîfeler ve Ömer b. Abdülaziz hariç Nureddin’den daha temiz hayat yaşayan, ondan daha ahlâklı hayat süren adaletli bir sultana rastlama­dım.” [11]

Sultan Nureddin vefat ettiğinde İbnü’1-Esir 14 ya­şındaydı. Bu bakımdan onun rivayeti ve tanıklığı özel bir değer taşır. O, merhum sultanın hayat ve yaşayış tarzını ve onun ahlâk ve karakterini anlatırken şöyle yazar:

“O, ganimet malı olarak payına düşenleri satarak satın aldığı, arazilerin geliri ile geçinirdi. Hanımı bir gün darlık çektiğinden şikâyet ederek sızlanınca, ken­disine âit olan Humus’daki üç dükkânın gelirini ona verdi. Bunların yıllık geliri 20 dinara yakındı. Hanımı bunu az görünce; bundan başka bana âit bir şeyim, mahm mülküm yok, dedi. Benim olarak gördüğün idarem-deki bu şeylerin hepsi müslümanlarındır. Ben ancak hazine bekçiliği yapıyorum. Bu bana emanet olarak ve­rilen para ve mallara ihanet ederek senin hatırın için cehenneme gitmeye razı olamam, dedi.

O, geceleri bol bol ibâdet ederdi. Belirli evrâd ve ezkârı vardı. Hanefî mezhebinin bir âlimi idi. Fakat ka­tı tutumlu bir insan değildi. Hadis dersi aldı ve sevap niyeti ile onları rivayet etti, icazet de verdi.

Adalet ve eşitlik uygulaması öyle bir noktaya ulaş­mıştı ki, geniş ülkesinde hiçbir gelir vergisi bırakmadı; Mısır, Suriye, Musul bölgelerinin hepsinden bu vergile­ri kaldırdı. Şeriata çok saygı gösterir, onu gözetir, onun hükümlerini yerine getirirdi.

Bir kişi onu bir gün mahkemeye verdi. Kadı efendi­ye haber göndererek; ben mahkemeye geliyorum, bana hiçbir ayrıcalık göstermeyin, diye haberci gönderdi ve kendi de geldi. Mahkemede davayı kazandı. Yine de hakkını bağışladı. Daha önce de niyetim böyleydi. Fa­kat mahkemeye gelmemekten dolayı belki bana kibir gelir diye çekindim de geldim, hakkımı helâl ediyorum, dedi.

Bir adliye sarayı yaptırmıştı. Orada kadı ile yan ya­na oturarak yahudi de olsa zulme uğrayanların hakkı­nı korurdu. Zâlim oğlu da olsa veya en büyük bir komu­tan da olsa zâlime cezasını verirdi.

Kahramanlık ve cesaretin zirvesindeydi. Savaş sı­rasında yanına iki yay ve iki ok torbası alırdı. Bir gün bir zât dedi ki: Allah için ne olur kendinizi tehlikeye atarak şehid düşüp de İslâm’ı musibete uğratmayın. O buna karşılık: Mahmud kim oluyor ki onun için böyle söylensin? Benden Önce memleketi ve İslâm’ı kim koru­du? Onu koruyan gerçek olan yüce Allah’dır ki O’ndan başka hiçbir ilah yoktur, (La ilahe illallah) dedi.

Âlimlere, din ehline saygı duyardı. Onlar için ayağa kalkar, yamna oturtur, yapmacıksız, samimi sözlerle konuşur, hiçbir sözlerini reddetmezdi. Kendi kalemi ile onlara mektup yazardı. Fakat bu kadar sadeliği, tevazu ve yumuşak kalpliliğine rağmen haşmetli, celalli bir in­sandı. İnsanlar üzerinde tesiri derin olurdu. Gerçek şu ki, bu kitap onun iyilik ve güzelliklerini anlatacak çap­ta değildir.[12]

 

Cihad Aşkı ve Kesin İmam:

 

Nureddin’in bütün hedefi ve ilgisi cihad etmek ve hristiyanlara karşı koymaktı. Bu konuda onun azmi, güveni, tevekkülü ve iman-ı yakîni çok gelişmişti.

558. H. yılında Nureddin Zengî, Hısnü’l-Ekrâd sa­vaşında (Bekîa savaşı adıyla meşhurdur) hristiyanların ansızın saldırmalarından dolayı yenilmişti. Nureddin Humus yakınında, düşmandan birkaç km. mesafe ileri­de duruyordu. Bazı iyi niyetli kişilerin; sultanın böyle galip gelmiş düşmanın bu kadar yakınında durması uy­gun değildir demeleri üzerine Nureddin onları sustur­du ve: Eğer benim yanımda bin süvari bile kalsa yine de düşmandan korkmam. Allah’a yemin olsun ki İslâm’ın ve kendimin intikamını almadan hiçbir çatının altına girmeyeceğim, hiçbir gölgeliğe oturmayacağım, dedi.

Nureddin büyük cömertlikle ordu mensuplarına ik­ramlar yaptı, millete hediyeler dağıttı. Bazı kimseler ona; hazineden fıkıhçılara, fakirlere, tasavvuf erbabına ayrılan aylık ve belirlenmiş paralar verilmeyip durdu­rulmalı, şu sıkıntılı anda onlardan faydalanılmalıdır, deyince Nureddin öfkelenerek; ben Allah’tan zaferi o fakir ve yoksul kişilerin duası yüzü suyu hürmetine bekliyorum. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: ‘Al­lah’tan rızık ve yardım, zayıf kulların yüzü suyu hür­metine verilir.’ Nasıl olur da böyle bir sırada ben yata­ğımın üstünde uyurken, benim adıma savaşan o kimse­lerin yardımını keserim, dedi.

Nureddin, hristiyanlardan yenilgisinin öcünü al­mak için bütün hazırlıklarını tamamladı. Orduyu ik­ramları, iyilikleri ile taltif etti. Sınır bölgelerinin ve eyaletlerinin idarecilerine tesirli, dokunaklı mektuplar yazarak onları cihada katılmaya ve birlikte savaşmaya teşvik etti. O bölgelerin âbid, zâhid, aşık, salih ve der­vişlerine de mektuplar yazdı. Frenklerin yaptığı zulmü, vicdansızlığı anlattı. Onlardan dualar etmelerini, müs-lümanları cihada teşvik etmelerini ve cihada katılmaya razı etmelerini istedi. Nitekim o kişiler gözyaşları ile ağlaya ağlaya o mektupları okuyarak halka duyurdu­lar, sultana dua ettiler. Halkda cihad etme aşkı dalga­landı. Ülkenin valileri kendi Özel askerlerini alarak gel­diler, emre âmâde oldular.Hristiyanlar da öbür tarafta bütün askerlerini toplayarak hazırlandılar. Fakat sul­tan ahdini, va’dini yerine getirdi. Hristiyanlarm birle­şik ordusunu yenerek Hârim’i fethetti[13]

Nureddin’in inancını ve güçlü imanım şu olaydan ölçebilirsiniz: Banyas kalesini kuşattığında kardeşi emirler emîri Nusretüddin’in bir gözü görme yeteneğini gittikçe kaybediyordu. Nureddin durumu görünce şöyle dedi: Eğer Allah’ın sana bahşettiği ecir ve sevap gözle­rinin önüne gelseydi ikinci gözünü de Allah yolunda fe­da etmeye hazır olurdun[14]

 

Sultan Selahaddin Eyyubî

 

Sultan Selahaddin Eyyubî’nin şahsı, Hz. Peygam­ber (a.s.)’in tek basma ayri bir mucizesi ve İslâm’m ger­çekliğinin ve ebedîliğinin açık bir delilidir.

Orta derecede asil bir kürd ailesinin çocuğu olarak aileden gelen ata binme kimliği ile yetişti. Mısır’ın fet­hinde ve Haçlılara karşı yapılan savaşta kendini gös­termeden önce hiç kimse bu kurt gencinin Kudüs’ün fa­tihi, İslâm dünyasının muhafızı olacağını; onun kade­rinde çok üstün, soylu, asil ve salih kimselerin gıpta et­tiği, imrendiği bir mutluluk ortaya çıkacağım ve Hz. Peygamber’in mübarek ruhunun da şâd ve mesrur ola­cağı büyük bir başarı ve zafer elde edeceğini tahmin edemezdi.

Len Paul şöyle yazıyor:

“Selahaddin’de gelecekte böyle müthiş bir insan olacağını gösteren bir işaret ve alamet bulunması yeri­ne, her asil karakteri bütün ahlâkî bozukluklardan ko­ruyan sessiz ve güvenli bir alicenaplığın, tertemiz ruh yapısının parlak bir örneği halinde gelişti.

Fakat Allah Teâlâ onun büyük bir hizmet yapması­nı dileyince, gayb âleminde bunun düzenlenmesi yapıl­dı ve velinimeti Nureddin Zengî onu zorla ve ısrarla Mısır’a gönderdi. Kadı Bahâeddin İbn Şeddâd, Sultan Selahaddin’in özel sekreteri olarak şöyle yazıyor: Sul­tan bizzat bana anlattı ki: Ben Mısır’a çok isteksiz ola­rak ve zorla gönderildim. Benim Mısır’a gelişim tamamen benim arzumun dışında oldu. Benim durumum ay­nen Kur’an-ı Kerim’de; ‘Ola ki bir şeyden hoşlanmazsı­nız. Halbuki o şey sizin için hayırlıdır’ âyetinde anla­tıldığı gibi oldu.[15]

 

Hayatında Meydana Gelen Değişiklik:

 

Mısır’a gelip de bütün meydanların Selahaddin’e açılması üzerine Mısır’ın idaresi onun eline geçti. O za­man hayatı birden ve tamamen değişti. Allah Teâlânın ondan büyük bir hizmet alacağı, İslâm’a muazzam bir hizmet yapacağı düşüncesi kafasına iyice yerleşti ve böyle büyük bir hizmetle, zevk ve safanm bağdaşmıya-cağını hatırından hiç çıkarmadı. Kadı Bahâeddin İbn Şeddâd şöyle yazıyor:

“Mısır’daki devletin idaresi ve düzeni eline geçtik­ten sonra dünya onun gözünde bir hiç oldu. Şükür ve hamdetme aşkı gönlünde dalgalandı. Şarap içmekten tevbe etti. Zevk ü safadan, eğlenceden yüz çevirdi. Te­miz ve zahmetli bir hayatı benimsedi, her geçen gün bu yolda daha ileri gitti, terakki etti.”[16]

Len Paul de şöyle yazıyor:

“Artık Selahaddin kendi şahsı ile ilgili olan şeylerde bir düzenlemeye girdi. Hayat prensiplerini sertleştirdi. O her zaman zaten müttakî ve haramdan sakınan biri idi, ama şimdi bunu-daha da katılaştırdı, kesinleştirdi. Dünya zevk ü safasmı, eğlenceleri ve rahat bir hayat yaşama arzularını tamamen terketti. Kendi davranışla­rına, hareketlerine daha katı kurallar koydu. Çalışma arkadaşlarına karşı kendini iyi bir örnek yaptı. Bütün çalışmalarını, kâfirleri içinden çıkarıp temizleyeceği güçlü bir devlet kurmaya yoğunla ştırdı. Nitekim bir yerde şöyle dedi: Allah bana Mısır’ı verince anladım ki Filistin’i de vermeyi nasib etmiştir.

O zamandan itibaren Selahaddin’in hayatımn ama­cı ölünceye kadar İslâm’a hizmet etmek, onu galip kılıp zafere eriştirmek oldu ve kâfirlere karşı cihad etmeye söz verdi.[17]

 

Cihad Aşkı:

 

Sultan Selahaddin cihada aşıktı. Cihad; onun en büyük ibâdeti, en büyük zevki ve ruhunun gıdası idi. Kadı İbn Şeddâd şöyle yazıyor:

“Cihad aşkı, cihad muhabbeti onun damarlarında çağlıyordu ve kalbini, kafasını kaplamıştı. Konuşmala­rının konusu daima buydu. Her an onun için hazırlık­lar yapıyordu. Onun için gerekli olan malzemeler, si­lahlar, ihtiyaçlar tesbit edilip temin ediliyordu. O, işe yarayacak insanları araştırıyor; cihadı hatırlatan, ona teşvik eden kimselere yöneliyordu. İşte bu cihad uğru­na o, çoluk çocuğundan, sülâlesinden, vatanından, yu­vasından ve bütün mal ve mülkünden ayrılmaya razı olmuş ve bir rüzgârın söküp savurabileceği kadar basit bir çadırda yaşamaya katlanmıştı. Bir kimse onun ya­nına oturup sohbet etme fırsatı elde etse hemen ona ci­hadın faziletini anlatmaya başlardı. Cihad harekâtı başladıktan sonra cihad ve mücahidlere yardım dışında hiçbir yere bir kuruş dahi harcamadığına yemin edilebilir.”[18]

Sultanın bû aşk derecesindeki halini ve heyecanım şu sözlerle tasvir eder:

“Savaş alanında sultanın durumu insana, tek oğlu­nu kaybetmiş bir ananın ciğerinin yanışını, ızdırabmı anlatır gibi olurdu. Bir saftan bir safa atının üstünde koşturur, durmadan dolaşır, askerleri cihada özendirir, teşvik ederdi. Bütün ordunun arasında dolaşır, Yâ lel îslâm= İslâm’a yardıma koşun’ diye bağırır, bir taraf­tan da gözlerinden yaşlar boşanırdı.[19]

“Bütün gün boyu sultan bir lokma bile ağzına yiye­cek koymadı. Sadece doktorun ısrarı ve tavsiyesi üzeri­ne bir şerbet içiyordu. Saray doktoru bana dedi ki: Bir keresinde sultan cuma gününden pazar gününe kadar birkaç lokmadan başka bir şey yemedi. Savaş alanın­dan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor, hiçbir şey aklına gelmiyordu. [20]

 

Kesin Sonuç Alınan Hıttîn Savaşı:

 

Çeşitli çabalardan ve karşılaşmalardan sonra niha­yet tarihte kesin bir sonuç sağlayan savaşla karşı kar­şıya gelindi. Bu savaş Filistin’deki hristiyan devletine son veren, Haçlıların işini bitiren, onların varlığına sünger çeken bir savaştı. İşte Hıttîn savaşı bu idi; 24 Rebîulâhir 583 H.ye rastlayan 1187 miladî yılında Cu­martesi günü yapıldı. Bu savaşta müslümanlara feth-i mübîn (=açık seçik, en büyük, muhteşem zafer) nasib oldu.

Len Paul bu savaş alanını tasvir ederken diyor ki: “Hristiyan ordusunun seçkin ve güzide savaşçı as­ın kerleri esir alındı. Kudüs kralı Gai ve kardeşi Chatillon (Huneyn)’in reisi Tanen of Humprey ve Sebitar’m öncü­leri ve şanlı, şöhretli hristiyanlarm hepsi esir edildi. Geride kalan Filistin’in bütün hristiyanlan cesur ve kahraman müslüm ani arın himayesinde idiler. Canlı olarak kurtulan Hristiyan ordusunun piyade veya atîı askerlerinin hepsi müslümanlara esir düşmüşlerdi. Müslüman askerler tek tek kendi esir aldığı hristiyan­lan çadır ipleri ile otuzar otuzar bağlamış götürürken görülüyordu. Yerlere serilmiş Haçlılar, kesilmiş kollar, bacaklar birbiri üstüne öyle yığılmıştı ki sanki taş üs­tüne taş yığılmış gibiydi. Kesilmiş kelleler yerde sanki kelle değil de karpuz tarlasında saçılmış karpuzlar gibi gözüküyordu.”[21]

“Uzun süre, kanlı savaşın yapıldığı ve otuzbin kişi­nin öldürüldüğü söylenen bu harp meydanında beyaz beyaz kemiklerin meydana getirdiği öbeklerin, yığınla­rın ta uzaklardan göze çarptığı ağızdan ağıza anlatıldı durdu. Vahşi hayvanlar yedikten sonra arta kalan leş parçaları ovada yer yer dağılmış olarak görülüyor­du.”[22]

 

Sultan Selahaddîn’in Dînî Hamiyyeti:

 

 fetih ve zaferle birlikte şu olay da tarihte bir ha­tıra olarak kalacaktır. Sultan Selahaddin’in dinî na-miyyeti ve iman gücü anlatacağımız şu olaydan daha iyi tahmin edilebilir. Bu olayı İngiliz tarihçisinin ağzın­dan dinlememiz daha uygun olur:

“Selahaddin  Eyyubî, çadırını  meydanın  ortasına kurdurdu. Çadır kurulduktan sonra esirlerin, huzuru­na getirilmesini emretti. Kral Gai ile Reginald Chatil-lon birlikte içeri getirildiler. Sultan Kudüs kralı Gai’yi yanma oturttu. Onun susamış olduğunu görerek, karla soğutulmuş bir kâse su verdi. Gai suyu içti ve sürahiyi içmesi için Reginald’a verdi. Sultan bu harekete kızdı ve tercümanı aracılığı ile şöyle söyledi:

—Krala söyle, ben o adama su vermedim, Kral Gai verdi. Kime ekmek, su verilirse o kişi emânda sayılır, onun hayatı garanti edilmiş olur. Ama bu adam böyle tir emânda bile benim intikamımdan kurtulanııyacaktır.

Selahaddin Eyyubî böyle söyledikten sonra ayağa kalktı. Reginald’in karşısına geldi. Reginald, çadıra gir­diği andan itibaren hep ayakta bekliyordu. Sultan ona dedi ki: Bak, ben seni öldürmeye iki defa yemin ettim. Birincisi; sen Mekke ve Medine’ye saldırmak istediğin zaman, ikincisi de; sen hile ile Mekke’ye giden hacıla­rın yollarını kesip onlara saldırdığın ve insafsızca öl­dürdüğün zaman[23] Bak şimdi ben senin o terbiyesiz­liğinin ve hakaretinin intikamını alıyorum, dedi. Dedi­ği gibi kılıcını çekti ve söz verdiği gibi Reginald’i kendi eli ile Öldürdü. Kellesinin kopmasına az bir şey kalmış­tı, muhafızlar gelerek onu tamamladı.

Kral Gai bu manzarayı görünce titredi. Sıra kendi­sine geldi zannetti. Fakat Sultan Selahaddin onu tes­kin etti ve dedi ki: Sultanların, kralları öldürmesi âdet değildir, bu onun şanına yakışmaz. Bu adam defalarca anlaşmaları bozmuştu, sözlerini çiğnemişti, olan oldu, geçti gitti. İş bitti vesselam.”[24]

İbn Şeddâd’m yazdığına göre Sultan, Reginald’i is­tetti ve şöyle dedi: “İşte al, şimdi ben Muhammed (a.s.) Efendimizin intikamını alıyorum.” İbn Şeddâd şunu da kaydediyor: “Sultan önce onu İslâm’ı kabul etmeye ça­ğırdı, fakat o bunu kabul etmedi.”[25]

 

Kudüs’ü Fethi

 

Hıttîn zaferinden sonra Sultan Selahaddin’in sabır­sızlıkla beklediği o mübarek firsat hemen geldi. Yaniö Kudüs’ü fethetme fırsatı.                                

Kadı İbn Şeddâd şöyle yazıyor:              

“Sultan Kudüs’ü o kadar düşünüyor, onun hakkın­da öyle dertleniyordu ki; dağların bile tahammül ede-:.-: miyeceği bir yük taşıyordu kalbinde. “[26]

Aynı sene, 583 H. (1127 m.) yılının Receb ayının-27’sinde Sultan Kudüs’e girdi. Hz. Peygamber Efendi­mizin miraç gecesinde bütün peygamberlere namaz kıl­dırdığı, İslâm’ın ilk kıblesi Kudüs tam tamına 90 sene sonra yeniden İslâm idaresine girdi. Ne güzel ilâhî bir tesadüftür ki Sultan, yine öyle bir miraç gecesine rast­layan günde Kudüs’e girdi.

Kadı İbn Şeddâd şöyle yazıyor:    

“Bu, muhteşem bir zafer, muazzam bir fetih, coşku-* lu bir girişti. Bu mübarek girişte pek çok ilim ehli,,; sanatkâr ve tarikat erbabı vardı. Çünkü, sahil bölgelerinin tamamen fethedildiği ve sultanın niyetinin de (Kudüs’ü fethetmek olduğu) haberi gidince Mısır’dan, Suriye’den âlimler, Kudüs’e doğru harekete geçtiler. Bi­linen, tanınan kişilerden gelmeyen yoktu. Tekbirler, tehliller (Allahu ekber, La ilahe illallah) getirilerek, du­alar yapılarak yeri göğü inleten bir ses ve edâ ile girili­yordu. (90 sene sonra) ilk kez yemden cuma namazı kı­lındı. Kubbetü’s-Sahra mescidine haç dikilmişti, o indi­rildi. Heyecan dolu müthiş bir manzara idi. İslâm’ın ga­lip gelişinin ve Allah Teâlâ’nın yardım ve lütfunun ini­şinin gözle görülen bir manzarasıydı bu.”[27]

Nureddin Zengî merhum büyük bir titizlikle ve özenle, dinî bir heyecan ve zevkle, büyük bir masrafla Kudüs için çok güzel bir minber yaptırmıştı. Kudüs fet­hedilip de Allah orayı tekrar müslümanlara nasip edin­ce bu minberi oraya dikmeye ahdetmiş, hazırlığını yap­mıştı. Selahaddin, Haleb’den o minberi getirtti ve Mes-cid-i Aksâ’ya diktirdi[28]



Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.