26 Ekim Pazar
Anket Sistemi Nasıl Olmuş ? - Ferhat DOĞAN
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
hava durumu

Mide Bağırsak ve sindirim sistemi hastalıkları

Mide Bağırsak ve sindirim sistemi hastalıkları Mide Bağırsak ve sindirim sistemi hastalıkları Helicobakter adlı bir bakterinin, ağrı kesici ilaçların, hatalı beslenme alışkanlıklarının...
Bu Haber 10 Mart 2013 19:11 Yayınlandı

Mide Bağırsak ve sindirim sistemi hastalıkları

Helicobakter adlı bir bakterinin, ağrı kesici ilaçların, hatalı beslenme alışkanlıklarının bu hastalıkların ortaya çıkışında önemli rol oynadığı düşünülüyor.
Mide bağırsak hastalıklarıyla ilgili şikayetler hastanelere en önemli başvuru nedenleri arasında. Şişli Etfal Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği’nden Doç.Dr. Levent Erdem, öncelikle gastrit, nedenleri. görülme sıklığıkonusunda bilgiler verdi:

“Son yıllarda görülme sıklığında bir artıştan söz etmek mümkün. Özellikle bağırsak hastalıklarında artış daha çok söz konusu. Bunun nedeni de özellikle gelişmiş ülkelerdeki diyet alışkanlıklarından. Lifsiz gıdalarla beslenme nedeniyle bağırsak hastalıklarında artış var. Mide hastalıkları yönünden baktığımızda ise helicobacter adlı bakterinin son 20 yılda keşfedilmiş olması ve onun mide hastalıklarındaki öneminin anlaşılması. Ayrıca tüm dünyada önemli bir problem olan ağrı kesici ilaçların kullanımının artması. Yaşamın uzamasıyla bu ilaçları kullanan insan sayısının artması nedeniyle bu problemlerde bir artış var diyebiliriz.

GASTRİT

Doç.Dr. Erdem, gastrit konusunda ise şunları söyledi: “Gastrit, kısaca mideyi koruyan mukozanın iltihaplanması olayı. Gastrit ve ülseri anlatmadan önce mideyi koruyan ve saldıran faktörleri bilmek lazım. Çünkü ikisinin de aslında tanımlanması orada saklı. Çünkü midenin bir mukus salgısı var, bir hücre yapısı var, kendini koruyan bir hücre yapısı… Bir takım somotostatin, prostogiraldin denen, mideyi koruyan faktörler var. Bunlar bir takım hormonlar ve yağ asitleri. Bu koruyan faktörlerle mide aslında gıdaları sindiriyor. Mesela eti sindiren mide de bu asit salgısına rağmen kendinde normalde bir şey olmuyor. Ama bir yandan da bu koruyucu faktörlerin yanında mideye ve sindirim sistemine saldırabilen faktörler. Bunlar asit salgısının artması. Onun dışında helicobakter denilen bakteri ve ağrı kesici ilaçlar. İşte gastritle ülser olayındaki oluşma burada saklı. Siz, eğer bu koruyucu faktörleri bozarsanız, saldırgan faktörleri arttırırsanız hastalıklar başlıyor. Öncelikle iltihap, gastrit olayı başlayabiliyor. Bazen de ülser olabiliyor.”
Doç.Dr. Erdem, şöyle devam etti: “Bu tabi kişinin genetik yapısı ve bulunduğu çevresel koşullar, stres faktörüyle birleşip hangi hastalık tablosunun karşımıza çıkacağı ortaya çıkıyor. Yani, kişisel özelliklerle beraber, bu salgırgan ve koruyucu faktörler arasındaki denge bozuluyor. Ve ona göre hastalıklar çıkabiliyor. Öncelikle gastritten bahsedelim. Gastrit, hakikaten bizim toplumda insanlara sorsanız 10 kişiden 6’sının, 7’sinin hatta yarısının veya daha fazlasının gastritim var dediğini duyarız. Hakikaten bunların önemli bir kısmı da gastrit olabilir ama bir şeyi vurgulamak lazım. Gastrit tanısı patolojik bir tanımdır. Yani, midede parça alınıp, mikroskop altında incelenip verilen bir tanıdır. Yoksa her gastrit demenin gastrit olmadığını bunların önemli bir kısmı da kötü sindirim olayı. Yani, midede rahatsızlık hissi olabilir, yemeklerden sonra dolgunluk hissi olabilir. Yanmalar olabilir, gaz hissi olabilir, şişkinlik hissi olabilir. Zaman zaman ağıza acı su gelmesi, özellikle mideyle yemek boru arasındaki kapak fonksiyonu da bozuksa, buna ilave olabilir. Bütün bunların nedeni bir gastrit de olabilir, bir ülser de olabilir. Hatta bir kanserin başlangıcı bile olabilir. Bu ancak tetkiklerle adı konulabilen bir şey… Sadece muayeneyle tanısı konulabilecek bir kavram değil.”

ÜLSER

Ülser hastalığı ile bilgiler veren Doç.Dr. Erdem, “20. yüzyıl ülser konusunda, özellikle son 30 yılı, çok önemli gelişmeler oldu” diyerek devam etti: “Bu önemli gelişmeler de ülser hastalığının tedavisinde bize çok büyük silahlar verdi. Ülser, biraz önce bahsettiğim şikayetlerde, bir ülser hastasında genelde klasik şeklinde, günümüzde artık klasik şekilleri çok göremiyoruz, çok değişik ilaçlar kullanılıyor. Ama klasik şeklinde biraz önce bahsettiğim dispepsi dediğimiz şikayetlere ağrı ilave olur. Ağrı, özellikle epigastrium dediğimiz karnın iç orta bölgesindedir. Ve bu ağrı atakları açlıkla olabilir. Bazen yemekten kısa süre sonra olabilir, mide veya onikiparmak bağırsağında ülserin olmasına göre. Ve bu ağrı gece uykudan uyandırır. Bu bizim için çok önemli. Uykudan uyandıran bir ağrı ve dispepsi dediğimiz o şikayetlerle beraber varsa, ülseri de çok düşünmemiz lazım. Ülser için son 30 yılda çok önemli gelişmeler olduğunu söyledim. Belki 21. yüzyıl ülserin ortadan kaldırılacağı yüzyıl da olabilir.”

HELİCOBAKTERİ

Helicobakter olayını, şikayetlerle birebir bağlamamak gerektiğini belirten Doç.Dr. Erdem, Bu yanlış bir inanış. Yani, helicobakteri ortadan kaldırdım, benim şikayetlerim ortadan kalkmadı. Helicobakter, örneğin bir ülser hastasında bu bakteri varsa, biz, bu bakteriyi mutlak ortadan kaldırıyoruz. Neden kaldırıyoruz? Bir, ülserin tedavisine katkısı var. İki, ülserin tekrarlamasını önlüyoruz. Ama bu hastamızın şikayetleri, şu anlama gelmiyor. Helicobakteri var, onun için mide şikayetleri var. Hayır… Yani, bizim fonksiyonel dispepsi dediğimiz bir grup var. Bunlarda helicobakteri tedavi edip etmeme hususu bile tartışmalı. Onun için öncelikle bu helicobakterin olması dışında, hastamızda problem nedir, ne tesbit edilmiş. Yani, ülser mi var, gastrit mi var. Helicobakter tedavi edilince şikayetler ortadan kalkacak diye birebir ilişki yok. Ama altında yatan hastalık bilinirse, belki hastamızın nonülser dispepsi dediğimiz bir şikayeti var. O dispepsiyi azaltacak ilaçlarla beraber…
Doç.Dr. Erdem, şöyle devam etti: “Diyet konusu çok tartışmalı bir konu. Çünkü diyet konusunda şunu kullanmayın, şunu alın yönünde yapılan çalışmalarda bilimsel veri olarak aslında bugüne kadar kabul edilen en önemli şey sigara. Hastamız sigara kullanıyorsa, bırakacak. Bu arada acı, ekşi gıdalara karşı kendisinin tesbit ettiği bir problem varsa, bunları azaltacak. Ama helicobakter artı belirtilerle birebir ilişki yok.”
Helicobakterinin yaygınlığı ile ilgili olarak ise Doç.Dr. Erdem, şu bilgileri verdi: “Türkiye ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için çok önemli bir bakteri. Bir kere önemini vurgulamak için şunu söylemek lazım. 1994’te Dünya Sağlık Örgütü, helicobakteri birinci derecede kanserojen ilan etti. Yani, kansere neden olan bir faktör. Ve bizim için önemini, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için önemi, toplumumuzda sık bulunuyor, helicobakter. Bizim yaptığımız çalışmalar ve ülkemizdeki değişik grupların yaptığı çalışmalarda, helicobakterle ilgili hiçbir şikayeti olmayan insanlarda bile, bizde yüzde 78 pozitif. Batıyla karşılaştırıcı bir rakam vereyim. Örneğin batıda, gençlerde ve çocuklarda oran yüzde 10, yüzde 20. Bizim toplumumuzda yüzde 50. Hele 50 yaşın üstünde batıda gelişmiş toplumlarda rakam yüzde 50’lilere çıkıyor. Bizlerde yüzde 80’lere, 90’lara çıkıyor. Onun için helicobakter pilori, ülke hijyen şartları sanitasyon şartlarından kaynaklanan nedenlerle yüksek oranda pozitif. Bu neden önemli. Mesela batıda 50 yaşın üstünde insanların yarısında gastrit olduğu söyleniyor. Bizde daha genç gastritler görme ihtimalimiz var. Çünkü bizde genç popülasyonda helicobakter pilori var. Gastrit de helicobakterin rolü ortaya konuldu. Önemli bir grup gastrit, helicobakter pilorinin rolü var. O bakımdan ülkemizde helicobakter olayı önemli bir faktör. Ve üst sindirim sistemi hastalıklarında önemli bir yeri var.”

GENETİK İLİŞKİ

Mide ve bağırsak hastalıklarında genetik yapının önemi olduğunu belirten Doç.Dr. Erdem, konuyla ilgili olarak devam etti: “Tek neden değil ama o faktörler içinde genetik yapının da bu hastalıklara uygun olması gerekiyor. Ailesinde bu tip şikayetlerin olması, hakikaten sindirim sistemiyle ilgili bir problemin olabileceğini düşündürür.”
Sigara konusunada değinen Doç.Dr. Erdem, konuyla ilgili olarak söyle devam etti: “Ailede bu ülser hikayesi fazlaysa, onlarda daha küçük bireyler helicobakteri pozitif tesbit ediyoruz. Bir de sigara. Şimdi, ülserde aile içerisinde önemini vurguladık, helicobakterin önemini vurguladık. Bir de yapılan çalışmalar göstermiş ki, sigara ülserin tedavisini güçleştiren, ülser oluşumuna katkısı olan bir faktör. Öncelikle sigarayı bırakmakda yarar var. Bir takım günlük tedavilerle geçiştirirse, bu kadar risk faktörü olduğu için umulmadık bir anda ülserin komplikasyonları dediğimiz kanama ve delinme gibi problemlerle hasta karşımıza gelebilir.”

SOĞUK ALGINLIĞIYLA İLİŞKİSİ

Doç.Dr. Erdem, “soğuk algınlığıyla şöyle bir ilişki olabilir” diye başlayarak, şöyle devam etti: “Soğukalgınlığında bir takım ağrı kesici, aspirin ve benzeri ilaçlar kullanılıyor olabilir. Zeminde eğer sindirim sistemiyle ilgili bir problem varsa, bu problemleri gizli olan hastalığı, kullanılır ilaçlar ortaya çıkarıyor olabilir. Böyle bir ilişki olabilir. Bazı virütik olaylarda genel olarak bütün mukozalar etkilendiği gibi, sindirim sistemi mukozası etkilenebilir. Ve mukozanın olduğu her yerde bir takım şikayetler olabilir. O da etkileyebilir, böyle bir ilişki de olabilir.”

HATALI İLAÇ KULLANIMI

Hatalı ilaç kullanımının sadece Türkiye’ye has bir problem olmadığını, Amerika’da marketlerden alınabildiğini belirten Doç.Dr. Erdem, şunları açıkladı: ” Genel olarak dünyanın bir problemi bu. Ama ülkemizde de büyük bir problem. Şimdi bir kere iki konuyu iyi ayırdetmek lazım. Aspirin, ağrı kesici ilaçlar bir takım hastalıklarda gerekli olduğu için var. Mesela aspirinin son yıllarda özellikle kan pıhtılaşmasına engelleyici etkisinden dolayı kalp hastalarında da yaygın kullanılıyor. Şimdi, burada bizim söylediğimiz şu. Bu ilaçları gereksiz kullanmayalım. Bir soğuk algınlığı var, başım ağrıdı. Hemen bu tip ağrı kesici kullanıp, rahatlama yolu, bizim yolumuzda. Hatta birbirine verir insanlar. Bu yanlış… Bir kere gereksiz kullanmayacağız. İki, bu ilaçları dediğim nedenlerle kullanmamız gerekiyor. O zaman daha önce bir ülsek hikayemiz var, daha önce geçirdiğimiz kanama şikayeti varsa. Veya zaman zaman ekşime, yanma şikayetlerimiz varsa…. Ve böyle bir ilacı da kullanmamız gerekiyorsa, bunu mutlaka bir uzmana danışarak kullanacaksınız. Bu çok önemli.”

İNVAZİF OLMAYAN YÖNTEMLER

Hiçbir şikayeti olmayan hastada helicobakterin tespiti ile ilgili olarak ise “tüm dünya bunu tartışıyor diyen” Doç.Dr. Erdem, devam ediyor, “İnvazif dediğimiz bir takım girişimle yapılan tetkik yöntemleri var. Bir de invazif olmayan yöntemler var. Şimdi hiçbir şikayeti olmayan kişide helicobakter piloriyi tarıyalım mı? Dünya bunu tartışıyor. Maliyet olarak bunun ekonomik olmadığı düşünülüyor. Ancak ailede kanser hikayesi varsa, bu taramayı mutlaka yapmak lazım. Şimdi invazif olmayan yöntem nedir? Kanda antikor tespit edililiyor, helicobaktere karşı kanda bir taraması var. Ama hiçbir şikayeti yok, hiçbir risk faktörü yok, ben gittim kanda baktırdım, helicobakterim pozitif, o zaman bu mikrobu tedavi ederim fikri şu anda dünyada kabul edilen bir fikir değil. Çünkü siz eğer o bakterinin, hastalık yapan, çünkü suçları var, hastalık yapmayan suçları var. Onun için sadece kanda tesbit edilip, tedavi edilmesi henüz kabul edilmiş bir fikir değil.”
Doç.Dr. Erdem, devam ediyor, “Onun dışında siz, ilaçlarla ortadan kaldırsanız bile bakteriyi, kandaki tetkiklerde bir yıl pozitif kalabiliyor. Bu yöntem onun için bir tarama testi olarak, toplumda ne kadar var diye yapılabilir. Son yıllarda ülkemizde de başladı; dışkıda helicibakter antijenini tayin edebiliyoruz. Bunu özellikle tedavi ettiğimiz hastalarda tekrar tekrar endoskopi yapmamak için. Örneğin ülser tespit ettik endoskopide, sonra bunun helicobakterini tespit ettik, tedavi ettik. Daha sonra bir daha endoskopiyle hastamızı yormamak için dışkıda tahliller yapılabilir. Nefes testi var. Ülkemizde henüz yaygınlaşmadı. Üreli radyoaktif maddeler verilerek, bunun solunum havasında, karbondioksite dönüştürmesi ve nefesle bunun tespit edilmesine dayanan… Bu da noninzavif testi… Onun dışında bizim hastalıkla beraber olan kişilerde ise tetkiklerinde endoskopik tetkik altın standarttır. Ve tabi ki patolojik tetkik.”

İNCE BAĞIRSAK TIKANIKLIĞI

İnce bağırsaktaki tıkanma ile ilgili olarak ise Doç.Dr. Erdem, şu bilgileri verdi: “İnce bağırsak tıkanıklığının alarm bulguları endoskopide ile tesbit edilir. Gıda tortusunun olması, daha geride ince bağırsak düzeyinde bir tıkanmayı yapan nedeni düşündürebilir. Bunun değişik nedenleri var. Oradaki yapışıklıklara bağlı olabilir, bir tümöre bağlı olabilir. Bu yapışıklığın nedenine göre bunun tekrarlayıp tekrarlamayacağını söylemek mümkün. Yalnız burada yeri gelmişken, saptanan ülserlerde genel olarak, şimdi 12 parmak bağırsağında ülser saptadığınız zaman yüzde 90-95 helicobakterle alakalı. Ama midede ülser saptanırsa farklı bir olay. Yüzde 75-80 belki helicobakterle ilgili olabilir ama kullanılan ağrı kesici ilaçlara bağlı olabileceği gibi, bazen midedeki ülserlerin altında kanser hastalığı olabilir. Onda başka bir neden var. Midede ülser tespit edildiği zaman mutlaka biyopsi alırız. Bu, hakikaten mide ülseri mi, yoksa bu ülserin altında başka bir şey var mı? Ülser görünümlü bir tümör olmasın.”

TESBİTİ

“Günümüzde mide hastalıklarında en önemli tespit yöntemi; şimdi radyoloji vardı ama radyoloji son yıllarda bize yeteri kadar yardımcı olmuyor” diyen Doç.Dr. Erdem, şöyle devam etti: “Çünkü endoskopi denen yöntemle, ucunda kamera bulunan bir aletle, ağızdan girilerek, yemek borusu, mide ve 12 parmak bağırsağı incelenebiliyor. Kesin tanı yüzde 100’e yakın konulabilir. Bu tabi yapan kişinin deneyimiyle de alakalı ama ciddi ellerde yüzde 100’e yakın teşhis konulabilir. Çünkü aynı zamanda sadece görmek değil, midenin içini giriyoruz, ilerliyoruz. Biyopsi de alabiliyoruz çünkü bu tetkik sırasında… Mesela gerektiğinde, tetkik sırasında, bir kanama varsa, örneğin ülserin en önemli komplikasyonlarından biri de kanama. O kanamayı anında kanayan damarın etrafına uygun ilaçları vererek dondurabiliyoruz, kanamayı durdurabiliyoruz. Bu da komplikasyonlarda bile cerrahiye gerek kalmama imkanını bize yaratıyor. Çok önemli gelişmeler tabi, son yüzyılın son çeyreğinde, son 30 yılında olan çok önemli gelişmeler.”

İLAÇLAR

Hangi tip ilaçların kullanıldığı konusunda ise Doç.Dr. Erdem, “bir kere ülser tedavisiyle ülser olmayan tedavisi diye ayırdetmek lazım” diyerek başlıyor ve konuyla ilgili olarak şöyle devam ediyor: “Şimdi, ülser varsa ve helicobakter pilori denen bakteriyi de tespit etmişseniz. Bir de yanlış bir inanış var. Antibiyotik alıyorum, ülserim geçmiyor. Bu öyle bir şey değil. Antibiyotik burada takımda rol alan ilaçlar. Asiti azaltan çok güçlü ilaçlar var. Bunların yanına iki antibiyotik koyarak tedavi ediyoruz ülseri. Bu antibiyotikler bir hafta veya 14 gün asiti azaltan ilaçlarla kullanılıyor. Daha sonra 4-6 hafta dahi asit çözücü ilacımıza devam ediyoruz. Bu tedavinin iki amacı var. Bir, ülseri tedavi etmek. İki, ülserin tekrarlamasını önlemektir. Mesela, Türkiye’de çalışmalarımızda da gösterdik. Değişik çalışmaları da var. Hasta ülser nedeniyle kanıyor. Fakat bakteri tedavisi yapılmıyor. Ve bir süre sonra tekrar oluyor kanaması. Halbuki bakteriyi ortadan kaldırdığınızda bu kanama riskini yüzde 2’lere 3’lere indiriyorsunuz. Ama bakteriyi kaldırmazsanız, yüzde 50-60’larda tekrar kanama riskiniz var. Çok önemli bir husus. Doç.Dr. Erdem, devam ediyor: “Onun dışında ülser değilse, gastritse, burada kişinin diyet alışkanlıklarını, kendisine zararlı olan gıdaları, kişiye göre değişebiliyor bu, uzaklaştırmak. Onun dışında gastrit için anti asit tedavileri kullanmak lazım. Yalnız, gastriti burada çok iyi vurgulamak lazım. Gastrit sadece midenin iltihabı denen masum bir olay değil. Çünkü bu midenin iltihabı olarak başlayıp, zaman içinde asit salgılayan verilerin ortadan kaybolmasıyla o zeminde atrofi gelişiyor. Gerileme ve daha sonra bağırsak epitaline dönüşme dediğimiz durum ve ondan sonra kansere giden bir süreç var. Bu hastaların takip edilmesi lazım. Çünkü ailesinde mide kanseri olan kişilerde yapılan çalışmalarda atrofit gastrit oranı olmayan kişilere 20 kat fazla tespit edilmiş.”

alıntı

Bağırsaklara yerleştirilen muhteşem mekanizma bağırsaklar nasıl çalışır bagırsaktaki muhteşem mucize

İki buçuk yaşındaki minik Ayşe afacan bir çocuktu. Onun afacanlığı Zeliha Hanım ile Mehmet Bey’i biraz zorlasa da, onlar bu durumu problem olarak görmüyor, kendilerine bahşettiği sağlıklı evlât için, Yaratan’a hep şükrediyorlardı.

Yeni yeni konuşmaya başlayan Ayşe’ye annesi, tuvalet alışkanlığı kazandırmaya çalışıyordu. Zîrâ uzmanlar, çocuktan çocuğa değişmekle birlikte, 18 aylıkken bu eğitimin verilebileceğini belirtiyorlardı. Zeliha Hanım’ın, tuvalet eğitimi konusunda uzmanlardan ve internetten edindiği bazı bilgiler ışığında attığı adımlar, pek müspet netice vermemişti. Zeliha Hanım aşırı bir baskı uygulamamasına rağmen Ayşe, bir tepki olarak tuvaletini yapmamaya başlamıştı. Anlaşılan Ayşe’yi tuvalete alıştırma süreci anneyi biraz zorlayacaktı. Bez kullandığı dönemlerde bu konuda bir problem yaşamayan Zeliha Hanım, yeni duruma çok üzülüyor, bir an önce gereken tedbirleri alıp, çocuğunu sıkıntılı hâlden kurtarmak istiyordu.

Ayşe tuvaletini artık yapmıyor; ihtiyaç hissettiğinde ise, çığlık atıp kendi etrafında dönerek ihtiyacını erteliyordu. Mesele giderek sıkıntılı bir hâl alınca, Zeliha Hanım ve Mehmet Bey kızlarını doktora götürmeye karar verdiler. Yapılan muayeneden sonra doktor, durumun şimdilik endişe verici olmadığını, fakat problem çözülmediği takdirde o bölgede sonu ameliyata kadar varacak çatlakların ve buna bağlı bazı menfî durumların oluşabileceğini anlattı. Problemin çözümü için de ilâç tedavisi verdi. Zeliha Hanım, verilen tedaviyi uygulamaya çalıştı; fakat bir çözüme ulaşamadı. Bunun üzerine Zeliha Hanım ile Mehmet Bey bir arkadaşlarının tavsiye ettiği başka bir doktora gittiler. Doktor problemi dinleyip Ayşe’yi muayene ettikten sonra şunları söyledi: “Öncelikle bu problemin çözülebilir olduğunu aklınızdan çıkarmayın ve üzülmeyin. Çocukta ufak çatlaklar oluşmuş; fakat henüz başlangıç aşamasında.” Doktor, kütüphanesinden bir kitap alarak insanın bağırsak sistemini resimler üzerinden anlatmaya başladı:

“Bu resim, bağırsaklarımızı gösteriyor. Yediğimiz besinler yemek borusundan mideye, oradan da vücut için faydalı maddelerin emildiği ince bağırsaklara geçirilir. Her gün yaklaşık 2–3 litrelik sıvı hâldeki bağırsak muhtevası, ince bağırsaklardan kalın bağırsağa taşınır. Bu sıvının içindeki vücut için gerekli maddeler, kalın bağırsakta kan vasıtasıyla emilir; geride kalan kısım ise, dışkıyı meydana getirir. Bundan sonra yaklaşık 250 ml hacmindeki dışkı, kalın bağırsağın son kısmı olan rektuma ulaştırılır. Bunun vücuttan atılması da çok mükemmel bir mekanizmayla gerçekleşir.”

Mehmet Bey merakla; “Bu mekanizma nasıl bir şey, kızımızın bağırsağı neden bozuldu?” diye sordu. Doktor devam etti:

“Kalın bağırsak hareketleri, diğer iç organlarımızda olduğu gibi, tamamen bizim irademiz dışında gerçekleştirilir. Bu, omurilik ile bağlantılı olarak bağırsak duvarında bulunan sinirlerin oluşturduğu hususi bir sinir ağı sistemi ile kontrol edilir. Bağırsak muhteviyatının bağırsakları germesi sebebiyle oluşan uyarılar kesintisiz olarak omuriliğe iletilir. İhtiyaç hâlinde bağırsak düz kaslarının düzenli olarak kasılması sağlanır. Herhangi bir sebeple bu sinir ağında uyarıların ortaya çıkmaması veya iletilememesi, bağırsak hareketlerinde yavaşlamaya sebep olur. Kalın bağırsak muhteviyatının boşaltılabilmesi için bağırsak duvarı adalelerinin de kuvvetli olması gerekir. Adale kuvvetinin azalması, bağırsaktaki maddelerin itilmesinde yetersizliğe ve yavaşlamaya sebep olur. Neticede bağırsak tembelliği ortaya çıkar.”

Zeliha Hanım: “Kızımızın rahatsızlığı yoksa bu mu?” diye sordu. Doktor: “Hayır, şu an öyle bir şey söz konusu değil.” diyerek devam etti. “Şu gördüğünüz rektum, kalın bağırsağın son kıvrımından sonraki 15 cm uzunluğundaki bölümüdür ve dış ortama açılır. Rektum, oluşan dışkılar için çok kısa süreli bir depo vazifesi görür ve genişleme hususiyeti vesilesiyle, gelen dışkı miktarına göre iç hacmi ayarlanır. Kalın bağırsak içindeki maddeler ritmik kasılmalar yardımıyla rektuma gelir. Rektumun fonksiyonlarını en mükemmel şekilde eda edebilmesi için, burası hassas sinir uçları, kayganlaşmayı sağlayan salgı bezleri, iç ve dış damarlarla donatılmış ve dışa açılan kısmının (makat) etrafı da iç ve dış kaslarla sarılmıştır. Dışkılama fonksiyonu, rektumun dolması neticesinde, duvarlarının gerilmesiyle algılanır. Rektum duvarlarının gerilmesi neticesinde omuriliğe ulaşan elektrik sinyalleri, omurilikten kalın bağırsaklara kasılma emirlerinin ulaşmasında vazife görür. Omurilikten gelen sinyallerle kalınbağırsağın son kısmı ve rektumda kasılmalar ortaya çıkar. Bu kasılmalar, dışkının dışarıya gönderilmesinde rol alır. Tam bu esnada omurilikten gelen sinyaller normalde kasılı olan çıkış etrafındaki iç kasın (internal anal sfinkter) gevşemesine vesile olur. Ancak dışkılama daha gerçekleşmemiştir; çünkü burada otomatik faaliyetler bitmiş ve dışkılamanın iradî kısmının devreye girmesi gerekmektedir. Böylelikle rektum içinde gerilmeye sebep olan maddeler, bağırsağın kasılmasıyla aşağıya doğru iner ve çok hassas sinir uçlarıyla kaplı olan çıkışın iç yüzünü örten tabakaya temas eder. Buraya yerleştirilen sinir uçları vasıtasıyla beyne iletilen mesajlar neticesinde rektum içinde, sıvı veya katı dışkı olup olmadığı algılanır. Bu bilgi beyne iletilir ve kişi rektumu boşaltıp boşaltmama kararını kendisi verir. Dışkılama hâdisesinin gerçekleştirilmesi için çıkış kısmının etrafını saran ve istemli olarak çalışan dış kas ile leğen kemiğinin içinde bulunan kasların gevşemesi gerekir. Dışkılama için uygun yer ve zamanın bulunmaması durumunda, dışkılama belli bir süre ertelenebilir. Bu durumda kişi gevşemesi gereken kasları sıkarak ihtiyacını tehir edebilir.”

Doktor, onların soru işaretleriyle dolu yüz ifadelerinden biraz derine daldığını fark etti: “Şimdi meselemize gelelim. Burada problem, çocuğunuzun tuvaletini yapmaması dolayısıyla rektumun sürekli dolu kalmasıdır. Bu durumda dışkı, çıkış kısmına sürekli baskı yapmakta ve beyne sürekli mesaj gönderilmektedir. Fakat tuvaletin iradî olarak yapılmaması dışkının sertleşmesine yol açmış ve artık istense de dışkılamanın yapılması oldukça zorlaşmıştır. Sertleşmeden dolayı rektumun sürekli dolu kalması, beyne giden sinyallerin artık doğru algılanamamasına ve gerçekten bir ihtiyacın olup olmadığına sağlıklı bir şekilde karar verilememesine sebep olmaktadır.”

Zeliha Hanım: “Peki bunu nasıl çözeceğiz” diye sordu.
Doktor: “Bu problemin tek çözümü var, o da sabır ve takip.” dedi ve ilâve etti: “Eğer problemi doğru anlayıp size tavsiye edeceğim tedaviyi iyi bir takiple gerçekleştiremezseniz, çözüme ulaşmamız çok zor. Bir iyileşme görülebilir; fakat rahatsızlık daha sonra tekrar edebilir. Her şeyden önce rektumun sürekli dolu kalmasından kaynaklanan sinyal düzensizliğini gidermek ve eski düzenli hâline kavuşturabilmek için bu kısmı boşaltmamız gerek. Bunun için çocuğu takip edip, arka arkaya iki veya üç gün ilâç uygulayarak bağırsağı boşaltmamız gerekiyor. Bağırsak boşaltılırken bir yandan da vereceğimiz yumuşatıcı vesilesiyle, dışkının bağırsakta nispeten yumuşak kalması sağlanacak ve dışarı atılması esnasında katılaşmadan kaynaklanan bir tıkanma ve aşırı zorlamadan kaynaklanabilecek çatlak önlenecektir. Bağırsağı tamamen boşalttıktan sonra da, yumuşatıcı vermeye devam ederek çocuğu takip edeceğiz; çocuk eğer tuvaletini yapamazsa, duruma göre üçüncü gün tekrar ilâçla yaptırma yolunu deneyeceğiz. Bu ilâç tedavisinin dışında Ayşe’nin dengeli beslenmesini de sağlamak lâzım. Az yiyen çocuğun, tuvaletini yapması zordur. Dolayısıyla çocuğun yeterince yemesi sağlanmalıdır. Kabızlık yapan ve yapmayan besinleri dikkate alarak bir beslenme programı oluşturabiliriz. Meselâ kabızlık yapan en mühim besinler; nişastalı maddeler (pirinç suyu ve lapası, patates), diğer hububatlar, elma, muz, şeftali, kızılcık, pilav, makarna, hamur işleri, pelteler ve çaydır. Bunlardan çocuğu uzak tutmalısınız. Buna mukabil lifli, yani posalı yiyeceklerle beslenme arttırılmalıdır. Bunun için meyve, sebze, salata yedirmeli, meyveleri kabuğuyla vermeli, kepekli ekmek, yulaf veya çavdar ekmeğini tercih etmelisiniz. Bol sıvı vermeli, öğünleri sıklaştırmalı, yemek saatlerini düzenlemeli, çocuk dışkısını yapmasa da belli saatlerde bir süre tuvalete oturtarak bu alışkanlığı kazandırmaya çalışmalısınız.”

“Yemek kısmından haberdarım, internetten araştırdım. Ama bizim kızı oturtmanın yolunu bir bulabilsem!” diyen Zehra Hanım’a, doktor: “Anlıyorum sizi; fakat bir şekilde bunu başarmamız lâzım.” dedi.

Ayşe o sırada, odadaki oyuncaklara ve aslında bağırsaklara hiç de faydası olmayan çikolatalara çoktan dalmıştı. Doktor, Zehra Hanım ile Mehmet Bey’in anlatılanları anladığından emin olduktan sonra, çocuk psikiyatristi meslektaşını da arayarak onun bu konudaki tavsiyelerini aileye aktarmayı da ihmal etmedi. “Çocuk psikiyatristi arkadaşımın söylediğine göre çocuklarda tuvalet eğitimi ile ilgili olarak çok fazla kaygılı olunmaması gerekir. Çok gevşek ve çok katı tuvalet eğitimi çocuklardaki tuvalet alışkanlığını bozar. Özellikle 1,5–2,5 yaşları arasında tuvalet eğitimine başlanmalı, 2–3 aylık bir denemeden sonra eğer çocuk bu eğitimi alırsa devam edilmelidir. Eğitimde zorluklar yaşanırsa, eğitime ara verilmeli ve 2–3 ay sonra tekrar başlanmalıdır. Çocuklara baskı yapmadan, tuvaletini oturağa yapması söylenmeli. İki-üç saatte bir, oturağa oturması teşvik edilerek düzenli tuvalet alışkanlığı sağlanmalıdır. Çocuk, tuvaletini yaptığında mükâfatlandırılmalı ve çocuğun yaşına uygun gelişme basamağını geçmesine destek olunmalıdır. Çocukla herhangi bir mücadeleye girilmemeli, normalde çocuğun kazanabileceği bu gelişim basamağı, aşırı tedirginlik ve müdahaleyle sıkıntılı hâle getirilmemelidir. Çocuk aşırı müdahale ve baskı hissederse, bu alışkanlığını anne-babaya karşı koz olarak kullanabilir. Bilhassa anne-çocuk münasebetindeki düzensizlikler, çocuklarda tuvalet alışkanlığının gelişmesinde problem oluşturabilir. Tuvalet eğitiminde; sabırlı olunmalı, çocuğa rahatlatıcı mesajlar verilmeli ve çocuk ödüllendirilmelidir.”

Bunun üzerine Zeliha Hanım: “Bunlara aslında ben de dikkat etmeye çalıştım; ama demek ki biraz daha dikkatli olmam gerekiyor.” dedi.

Doktor devam etti: “Günlük hayattaki en mühim ihtiyaçlarımızdan birinin karşılanması için yaratılmış bu mükemmel sistem, bize fark ettirilmeden yıllarca problemsiz çalıştırılır. Kızınızın bu problemiyle karşılaşmasaydınız, belki sizler de bu sistemi tanımamış olacaktınız. Vücudumuzda en temel ihtiyaçlarımız için yaratılmış mükemmel sistemler vardır ve bu sistemler, ömür boyu problemsiz çalıştırılır. Aslında bu nimetlerin şükrünü hakkıyla eda edemeyiz. Fakat en azından ellerimizi açıp, her şeyimizi en mükemmel şekilde yaratan Hâlık-ı Zü’l-celâl’e teşekkür etmeliyiz.”

Doktorun sözleri Zeliha Hanım ile Mehmet Bey’e oldukça tesir etmişti. Onlar da hem Ayşe’nin derdine derman bulma ümidi, hem probleme vakıf olma rahatlığı, hem de âdiyattan gözüken hâdiselerin perde arkasındaki Kadîr-i Mutlak Yaratıcı’yı anlatan ve sevdiren bir doktorla karşılaşmanın huzuru ile muayenehâneden ayrıldılar.

Zeliha Hanım artık endişeli değildi, bu rahatlığı onun çocuğuyla iletişimine de yansıdı. Doktorun verdiği tedaviyi yaklaşık üç ay tatbik ettikten sonra müspet neticeler almaya başladı. Ayşe’nin bağırsaklarındaki sinyal sistemi düzelmişti. Ayşe, tuvaletini en azından problemsiz olarak bezine yapabiliyordu. Bu durum, onca sıkıntıdan sonra Zeliha Hanım ile Mehmet Bey için Yaradan’a şükretmenin güzel bir vesilesiydi.

Mide Bagırsak Hastalıklarında Şifalı Bitkiler

Mide ve bağırsak hastalıkları daha ziyade yanlış beslenme sonucu oluşur,öncelikle kaliteli doğal,sebze meyve ağırlıklı, hijyenik beslenme kurallarına uymalı,yeme içmede aşırıya kaçınılmamalı,yenilen ve içilen gıdanın çok soğuk,çok sıcak olmaması alınan sıvı gıda miktarı ve alınan suyun yeterli olması gibi başlıca baslenme kriterlerine uyulması hastalık oluşumu ve tedavisine yardımcı olabilir.

İştah Açıcı Bitkiler
Pelin, arslanpençesi, andız kökü, papatya,maydanoz, b,beris, şahtere, kök boya, ardıç tohumu, jentinyan, zencefil, şerbetçi otu, portakal, greyfurt ve arslandişi.

İshal Kesen Bitkiler
Arapsaçı, arslanpençesi, havuç, keçi boynuzu, frenk üzüm yaprağı, meşe kabuğu, ayva, kuşburnu, çilek kökü, nar kabuğu, kayın, mersin meyvesi, ceviz yaprağıi arpa unu, sinir otu, pirinç, hülma, üvez yaprağı-meyvesi ve altınbaş otu.

Peklik Giderici Bitkiler
Zeytin yağı, badem yağı, yabani hindiba, küsküt tohumu, ıspanak, berberis, incir, dişbudak tohumu, keten tohumu, ebegümeci, kavun kökü, sarı hardal, şeftali çiçeği,pırasa, elma, sinameki ve kepek.

Barsak İltihaplarına Karşı Bitkiler
Sarmısak, bergamaotu, papatya, tarçın, limon, ardıç tohumu, zencefil, karanfil, defne, lavanta, mercanköşk, nane, mersin meyvesi, soğan, çam sürgünü, biberiye, hülma, adaçayı, solucan otu ve kekik.

Barsaklarda Spazm Giderici Bitkiler
Arapsaçı, dereotu, anason, pelin, aluç, fesleğen, bergamaotu, papatya, tarçın, kimyon, kırlangıç otu, diş otu, defne yaprağı, lavanta, mercanköşk, taşyoncası, melissa, nane, portakal çiçeği, adaçayı, söğüt yaprağı, solucan otu, kekik ve ıhlamur.

Mide- Barsakta Gaz Söktürücü
Sarmısak, pelin, dereotu, anason, kimyon, kişniş, küsküt toh., rezene, zencefil, karanfil, papatya, melissa, nane, ufak hind. Cevizi, biberiye ve kekik.

Hazım Sağlayan Bitkiler
Pelin, sarmısak, dereotu, kimyon, reyhan, bergamaotu, papatya, tarçın, yabani hindiba, kişniş, ıspanak, rezene, ardıç, jentiyan, zencefil, lavanta, mısır püskülü, melissa, nane, soğan, portakal, biberiye, adaçayı ve kekik.

Mide- Barsak Ülserine Karşı Bitkiler
Papatya, ayrık, lahana, limon, keten, ısırgan otu, papates, meyan kökü, susi, kantaron ve hülma.

Safra Taşına Karşı Bitkiler
Enginar yaprağı, funda, berberis, kök boya, dişotu, ufak hin. Cevizi, arslandişi, siyah turp ve altınbaşotu.

Karaciğeri Çalıştıran Bitkiler
Enginar yaprağı, aluç, andız kökü, dulvarotu, şimşir, papatya, kereviz, kırlangıçotu, yabani hindiba, ayrık, limon, zerdeçal, berberis,şahtere, kök boya, lavanta, melissa, nane, kantaron, zeytinyağı, ısırganotu, arslandişi, siyah turp, biberiye, çöğen, adaçayı, altınbaşotu ve susi.
Karaciğeri Koruyan Bitkiler
Enginar, pancar, kangal dikeni.

Barsak Kurtlarına Karşı Bitkiler
Pelin(askaris), sarmısak( askaris kıl kurdu), andız kökü, reyhan, bergamaotu, papatya, tarçın, kimyon, havuç (kıl kurdu), lahana, salatalık tohumu(tenya), kabak çekirdeği (tenya), kuşburnu okaliptüs(askaris), eğreltiotu( tenya), jentiyan(kıl kurdu ), nar kabuğu( tenya, askaris), ceviz( tenya), semizotu(askaris, kıl kurdu), çöğen, solucan otu ve kekik.



Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.