22 Eylül Cuma
hava durumu

Habib Neccar hazretleri,surei yasin deki yeri,Antakya

Habib Neccar hazretleri,surei yasin deki yeri,Antakya   Anadolu’nun ilk cami Habib-i Neccar’ın uzun hikayesi Hatay’a gidenlere mutlaka Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa Caddesi...
Bu Haber 28 Temmuz 2014 21:02 Yayınlandı

 

Anadolu’nun ilk cami Habib-i Neccar’ın uzun hikayesi

Hatay’a gidenlere mutlaka Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa Caddesi kavşağındaki Habib-i Neccar Camii’ni ziyaret etmeleri tavsiye ediliyor. Çünkü bu caminin hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için önemli bir anlamı var.

Cami, özellikle şehri ziyarete gelen Hıristiyanların uğrak mekânlarından biri olmuş. Hıristiyanlar için önemli, çünkü bir Müslüman ibadethanesinin avlusunda Hz. İsa’nın havarileri Yahya, Yunus ve Şem’un-ı Sefa’ya (bu isimler yabancı kaynaklarda sırasıyla Yuhanna, Pavlos ve Petrus olarak geçiyor) ait olduğu rivayet edilen kabirler var. Müslümanlar için önemi ise bu mekanın Anadolu’da yapılan ilk cami olması ve Habib-i Neccar’ın hikayesinin Yasin sûresinde anlatılması. Hatta tarihî kaynaklarda İslamiyet’in Anadolu topraklarına buradan yayıldığı anlatılıyor. İsa Peygamber döneminde yaşamış bir Allah dostunun adını taşıması da Habib-i Neccar Camii’ne farklı bir özellik kazandırıyor.

Kaynaklarda belirtildiğine göre Habib-i Neccar, marangozlukla uğraşan kendi halinde sıradan bir Antakyalı (Neccar Arapçada marangoz demek). Hazreti İsa’ının elçileri Yahya ve Yunus şehre gelmeden önce kazancının yarısını fakir fukaraya veren, diğer yarısını çocuk çocuğuna harcayan, Allah’ın has kullarından biri. Yasin sûresinin 20. ayetinde “… o sırada şehrin öbür ucundan bir adama koşarak geldi…” diye bahsedilen kişinin Habib-i Neccar olduğu ve Yasin’in 13-32 ayetleri arasında anlatılan sonu kanla biten olayın Habib, Yahya, Yunus ve Şem’un-ı Sefa arasında geçtiğine inanılıyor. ‘İnanılıyor’ diyoruz, çünkü Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan Kur’an Yolu adlı tefsir, bu konuda ihtiyatlı bir dil kullanarak birbirinden farklı yorumlarda bulunuyor. Habibi-i Neccar’ın ve camiinin Antakya’da anlatılan hikâyesi ise şöyle:

Habib-i Neccar ve İsa Peygamber’in elçileri

Habib-i Neccar Camii, ismini, caminin avlusunda kabri bulunan bir zattan alıyor. İsa Peygamber döneminde gönderilen elçilere iman eden ve inancından dolayı şehit edilen Habib-i Neccar, cüzam hastası bir oğlu olduğu için şehrin doğusundaki dağda bir mağarada ikamet etmektedir. Hazreti İsa’nın gönderdiği elçiler, Yahya ile Yunus şehre dağ tarafından girer ve ilk olarak Habib-i Neccar ile karşılaşırlar. Habib-i Neccar, yabancılara kim olduklarını sorar. ‘İsa Peygamber’in havarileriyiz’ cevabını alınca onlardan bir delil ister. Onlar da ‘Biz hastalara şifa veririz.’ derler. Marangoz Habib, havarileri oğlunun yanına götürür. Elçiler, Allah’a dua eder, sırtını sıvazlarlar ve çocuk, Allah’ın izni, elçilerin eliyle şifa bulup ayağa kalkar. Bu olay karşısında Habib-i Neccar, havarilere tereddütsüz iman eder.

Tek bir Yaratan olduğunu anlatmak için şehre inen elçilerin sözüne kimse itibar etmez. Ancak çeşitli hastalıklara şifa verdikleri şehirde de duyulur ve halk etraflarında toplanmaya başlar. Bunu duyan şehrin kralı elçileri sorgusuz sualsiz zindana attırır.

Hz. İsa, havarilerinden uzun süre haber gelmeyince üçüncü elçi Şem’un-ı Sefa’yı Antakya’ya gönderir. Şem’un-ı Sefa, ilk iki elçi gibi kimliğini açığa vermez, saraya kadar girmeyi başarır. Kralın güvenini kazanınca önceki elçilerden bahseder. “Kralım bu yabancılar çeşitli hastalıklara şifa verdiklerini iddia ediyorlar. Bunları bir imtihan edelim.” der. Kral da onu kırmaz, zindandaki elçileri huzuruna getirtir. Şem’un-ı Sefa, arkadaşlarına sorar: ‘Siz kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?’ Onlar da İsa Peygamber’in elçisi olduklarını söylerler. ‘Madem sizi bir peygamber gönderdi, elinizde bir delil olması lazım.’ der. Onlar da amaların gözlerini açabildiklerini, ölüleri dirilttiklerini söylerler. Yeni ölmüş bir ceset önlerine getirilir. Yahya ve Yunus açıktan, Şem’un-ı Sefa içinden dua eder ve ölü dirilir. “Ey Antakya halkı eğer siz de öldükten sonra benim gördüklerimi görmek istemiyorsanız, çok zor durumdayken beni kurtaran bu üç kişiye tabi olun.” diye halkı uyaran kişi, eliyle üç elçiyi işaret edince Şem’un-ı Sefa’nın da kimliği açığa çıkar.

Kral hayretle sorar: ‘Şem’un sen de mi bunlardansın?’ Çok zeki olan üçüncü elçi, soruya soruyla cevap verir: “Kralım bu yabancılar çok olağanüstü bir hal gösterdiler, sen de taptığın putlarına söyle, daha üstün hünerler göstersinler. Yoksa bunlar seni halkın önünde mağlup ediyorlar.” Kral köşeye sıkışınca itiraf eder: “Şem’un senden gizlim saklım yok. Bizim taptığımız putların böyle güçleri yok. Yemez, içmez, konuşmazlar.” Bunun üzerine Şem’un kralı ikna eder ve kralın iman ettiği rivayet edilir. Ancak inancını halka açıklamaz. Halk da iman etmemekte direnir. Büyü yapıldığını söyleyip elçileri linç etmeye kalkarlar. Bu sırada Habib-i Neccar koşarak şehre gelir ve “Ey kavmim, bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere tabi olun, onlar doğru yoldadırlar” der. (Yasin Sûresi’nin 20-22 ayetlerinde geçen bu sözleri Habip Neccar’ın söylediğine inanılıyor.) Ama halk hem havarileri hem de Habib-i Neccar’ı taşlayarak şehit eder.

***

Antakya halkı, marangoz Neccar’ın yaşadığı mağarada başının koparıldığına ve kopan başın tepeden yuvarlanarak türbenin olduğu yere geldiğine inanıyor. Habib-i Neccar Camii’nin müezzini Ahmet Yaylacı ise bunun doğru olmadığını, bütün bedeninin cami avlusundaki türbede olduğunu söylüyor.

Habib-i Neccar’a öldükten sonra cennetteki makamı gösterilir. Bunun üzerine “Keşke Rabb’imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini kavmim bilseydi.” der. (Yasin 26-27) Bu olaydan sonra Antakya halkı helak olur. Yasin’in 28-30. ayetlerindeki ‘Ondan sonra onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirmeyiz de. Cezaları korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler…” ifadesinin bu felaketi anlattığı rivayet ediliyor.

Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Antakya’da yeni bir yerleşim yeri kurulur ve Hz. Ömer’in hilafeti döneminde 636 yılında İslam ordusu şehri fetheder. Mezarların yeri tespit edilir, onların ve fethin anısına cami ve türbeler yapılır. Habib-i Neccar Camii, Türkiye sınırları içerisinde ilk yapılan cami olarak biliniyor. 969’a kadar cami olarak kullanılan bina şehir Hıristiyanlar eline geçince kiliseye çevrilir. Süleyman Şah döneminde 1084 yılında şehri tekrar Müslümanlar ve bina yeniden cami olur. 1096 Haçlı Seferleri’nde yine kilise olur, en son 1268’de Memluk sultanı kiliseyi camiye çevirir ve o tarihten bugüne kadar cami olarak kalır. Ancak Hatay birinci derece deprem bölgesi olduğundan 1853’teki büyük depremde öndeki yapı tamamen yıkılmış. Şu andaki haliyle 1857 yılında inşa edilmiş. İsa Peygamber’in havarilerinin burada olması, Hıristiyanlarca kutsal kabul edilmesi, Anadolu’da ilk yapılan cami olması nedeniyle Habib-i Neccar Camii, Antakya’da hoşgörünün sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.

Habib-i Neccar Camii’nin avlusundaki Hz. İsa’nın havarileri Yahya ve Yunus’un (Yuhanna ve Pavlos) kabirlerini Antakya’ya ziyarete gelen Hıristiyanlar büyük bir hayret içinde ziyaret ediyor. Habib-i Neccar’ın ve Şem’un-ı Sefa’nın kabirleri de aynı yerde bulunuyor.

Müfessirlerin verdikleri bilgiler birbirini tutmuyor

İslam alimleri Yasin sûresinde anlatılan olayın Antakya’da geçtiğini ve ayetlerde bahsedilen şahsın Habib-i Neccar olduğu rivayetini anlatırken ihtiyatlı bir dil kullanmayı tercih ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları’nın ‘Kur’an Yolu’ adlı tefsirinin IV. cildinin 483. sayfasında şöyle deniliyor: “Kur’an-ı Kerim’de ve sahih hadislerde burada sözü edilen şehrin neresi ve gönderilen elçilerin kimler olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Tefsirlerde söz konusu yerleşim merkezinin Antakya ve gönderilen elçilerin ise Hz. İsa’nın havarileri olduğu belirtilir; buna göre karye halkı da (Yasin’de ashabül karye diye geçiyor) Romalılar olmaktadır. Fakat 14. ayette elçilerin Allah tarafından gönderildiği ifade edildiğine göre bunların Hz. İsa tarafından yollanan havariler şeklinde anlaşılması isabetli olmaz. Kaldı ki, Yeni Ahid’de Antakya’ya gittiği belirtilen Barnabas, Petrus ve Paul’ün oraya gidişleri İsa’nın semaya urûcundan sonra olmuştur, yani bunlar onun tarafından da gönderilmiş değildirler. Öte yandan havariler Antakya’da herhangi bir direnişle karşılaşmamış, bu yerin halkı Hz. İsa’ya inanmakta gecikmemiş ve şehir bir müddet sonra Hıristiyanlığın belli başlı merkezlerinden biri olmuştur. Elçilerin isimleri, Allah tarafından mı Hz. İsa tarafından mı gönderildikleri ve karşılaştıkları muamele hususunda müfessirlerin verdikleri bilgiler birbirlerini tutmamaktadır…”

Bilindiği gibi Antakya’daki St. Pierre Kilisesi, dünyanın en eski kiliselerinden biri ve ‘Hıristiyan’ kelimesi ilk defa bu topraklarda kullanılmış. Ve bugün şehre ziyarete gelen Hıristiyanlar kiliseye vardıklarında kendilerini hacca gitmiş ve hacı olmuş gibi hissediyorlar. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili’nde ise bu konuyla ilgili 6. cildin 405-410. sayfalarına bakabilirsiniz.

Habib-i Neccar ve Yasin Suresi

Antakya Hz. Ömer’in hilafeti zamanında 638 tarihinde Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasındaki İslam ordusu tarafından fethedilmiş ve 969 yılına kadar Müslüman hakimiyetinde kalmıştır. 638 yılında fetihle birlikte Habibin Neccar Caminin temeli atılmış ve tamamlanması altı yıl sürmüştür.

969 yılında Bizansın eline geçen Antakya da, yapılan İslami eserler tahrip edilmiş, Camiler kiliseye çevrilmiş ve bu durum 1084 yılına kadar devam etmiştir.

1084 yılında Kutalmış oğlu Süleyman Şah komutasındaki Selçuklu orduları tarafından yeniden ele geçirilmiş ve büyük Kavsyana kilisesi camiye çevrilmiştir. ( Bu kilisenin caminin kıblesinin sağ kısmında olduğu rivayet edilir.) 1098 tarihinde haçlı seferi sırasında şehir haçlıların eline geçince camii tekrar kiliseye çevrilmiş ve 170 yıl öylece kalmıştır.

1268 tarihinde Memlük Sultanı Baybars Antakya’yı fethetti ve bu günkü Habibin Neccar Camini yeniden inşa ettirdi. Medreselerin duvarlarındaki kitabede de “Melik’üz Zahir” diye Sultan Baybars’ın ismi geçmektedir.

O günden bu yana depremlerden dolayı tekrar, tekrar yıkılıp-yapılmış ve Antakya 1268 tarihinden bu yana Türk şehri olarak kalmıştır.

1516 tarihinde Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında şehir Osmanlı hakimiyetine girmiştir.

1829 yılında Camii ve minare yeniden restore edilmiş, 1853 yılında meydana gelen büyük depremde tamamen harap olmuştur. 1858 yılında bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiştir. Söz konusu camii Osmanlı mimarisinin özelliğini taşımaktadır.

Habibin Neccar Camii 1940 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetimine verilmiş olup, halen mülkiyeti bu kuruluşa aittir.

HZ. İSA’NIN ELÇİLERİ

( Yahya ve Yunus)

Hz.İsa (a.s.) otuz yaşında iken ona peygamberlik görevi verildi. Üç yıl süreyle kavmini ilâhi dine davet etmesine rağmen sadece on iki kişi iman etti. Bunlar Hz. İsa’nın havarileridir.

“Meryem oğlu İsa şöyle dedi: – Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed adındaki bir peygamberi (Hz.Muhammed’i) müjdeleyici olarak geldim.” (Kur’an-ı Kerim 61/6)

“Allah, benim de Rabbim; sizin de Rabbinizdir. Öyle ise ona ibadet ediniz. Doğru olan yol budur. İsa onların inançsızlığını sezince; Allah yolunda bana kim yardım eder? dedi.

Havariler: Biz Allah yolunun yardımcılarıyız. Allah’a inandık. Şahit ol ki, Biz Müslümanız. dediler” (Kur’an-ı Kerim 3/51-52)

Hz.İsa kendine ve inananlara karşı Kudüs’de Yahudilerin ölüm planı hazırladıklarını sezince Havarilerini çeşitli ülke şehirlerine ilâhi dinin davetçileri olarak gönderdi. Havarilerden Yahya (Yuhanna) ile Yunus (Pavlos)’u Roma halkını ilâhi dine davet etmeleri için Antakya şehrine gönderdi.

“Onlara, o şehir halkını misal getir. Hani onlara elçiler gelmişti. Biz onlara iki elçi gönderdiğimizde, o ikisini yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik.

Elçiler: Rabbimiz biliyor, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bizim görevimiz, Allah’ın emirlerini size duyurmaktan başka bir şey değildir, dediler.” (Kur’an-ı Kerim 36/13-17)

Hz. İsa’nın iki elçisi Yahya ve Yunus Antakya halkını ilâhi dine davet ederek, son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceğini müjdelediler. Allah’ın izniyle hastaları iyileştirip, körlerin gözünü açıp ve ölüyü diriltilerek elçi olduklarını ispatladılar.

Şehir halkı bu elçileri yalanladı ve Hükümdar Antiochi onları hapsetti. Bunun üzerine Hz. İsa üçüncü elçi olarak Şem’un Safa’yı (Batris) Antakya’ya gönderdi, bu sayede hapisten kurtuldular.

ŞEM’UN SAFA

(Üçüncü Elçi)

Hz.İsa daha önce gönderdiği elçilere destek olsun diye Antakya şehrine üçüncü elçi olarak havarilerinden Şem’un Safa’yı (Batris) gönderdi (M.S.33). Çok dikkatli davranan Şem’un kendisini elçi olarak tanıtmadı.Tedbirli ve akıllı davranışıyla saray halkına karşı dostluk sağlayarak güven kazandı. Böylece hükümdara hapishanedeki elçileri hatırlatarak onlarla konuşmasını ve onları dinlemesini tavsiye etti. Hükümdar isteği kabul ederek elçileri çağırdı.

Şem’un: Ey elçiler! Sizi buraya kim gönderdi?

Elçiler: Allah’ın peygamberi, Hz.İsa gönderdi.

Şem’un: İlahi görevle geldiğinizi ispat edecek bir deliliniz var mı?

Elçiler: Allah’ın izniyle hastaları iyileştirir, körlerin gözünü açarız ve ölüyü diriltiriz dediler.

Hükümdar: Yedi gün önce ölmüş henüz defnolunmamış bir genç var, onu diriltebilir misiniz?

Bunun üzerine elçiler açıktan, Şem’un ise gizlice dua yapmaya başladılar, gencin dirildiğini gören Hükümdar, hayret içinde kaldı.

Şem’un: Ey hükümdarım! Sizde taptığınız putlara dua edin size yardım etsinler ve siz üstün gelin.

Hükümdar: Ey Şem’un! Senden gizlim yoktur. Bu putlar işitmez, görmez, bilmez ve bir şeye güçleri yetmez dedi.

Şem’un: O halde elçilerin dininin hak olduğu açık olarak anlaşıldı dedi.

Bunun üzerine hükümdar iman etmişse de, halk elçileri yalanlamışlardır.

Mezarı camide bulunmaktadır. Çok tanrılı dönemde Roma halkını Allah’a inanmaları için Antakya’ya iknaya Hz. İsa tarafından gönderilen elçiler Yuhanna, Pavlos ve Şemun Safa’nın da mezarları cami içinde yer aldığına inanılmakta ve kabirleri bulunmaktadır.

Anadolu’nun ilk camii olan Habib-i Neccar Antakya’da yapılmış ve Müslümanlık Anadolu’ya buradan yayılmaya başlamıştır. Habib-i Neccar Camii Hz. Ömer’in Komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah Tarafından M.S 636 yılında inşa edilmiştir.Hz. İsa’nın Havarilerine ilk inanan Habib-i Neccar bir inanç abidesi ve Kuran-ı Kerimde Yasin suresinde övülen bir şehittir.

Antakya’nın Ata Köprüsü yakınında bulunan ve yapıldığı dönem itibariyle Antakya’nın en eski camisi olan Ulu Cami’nin Memlük dönemi eseri olduğu sanılmaktadır. Kitabelerden, caminin ve minaresinin çeşitli dönemlerde tamir edildiği sanılmaktadır.

Antakya’da bunlardan başka Mahremiye Camii, Nakip Camii, Yeni Camii, Civelek Camii, Meydan Camii ve Şeyh Ali Camii gibi hepside Osmanlı dönemi eseri olan camiler vardır. Bunlar Kubbeli ve ahşap çatılı olmak üzere iki ayrı tipte inşa edilmiştir.

(2)

MÜJDELENEN ŞEHİD

HABİB-İ NECCAR

Antakya’lı bir Allah dostu olan Habib-i Neccar, bir inanç abidesi ve Kur’an-ı Kerim’de Yasin Suresinde övülen şehittir. Marangozluk yaptığı için Neccar ismiyle anılmıştır. Şehrin yakınında bulunan dağdaki mağarada Allah‘a ibadet ediyor ve puta tapanlardan ayrı yaşıyordu. Dağda koyunlarını otlatırken iki elçiyle karşılaştı (M.S.33). Onlara kim olduklarını ve nereden geldiklerini sordu.

Elçiler, “Biz Hz. İsa’nın elçileriyiz. İnsanların putları terk edip Rahman olan Allah’a ibadet etmelerini hatırlatmak ve gelecek olan son peygamber Hz. Muhammed’i müjdelemek üzere geldik” dediler.

Habib Neccar : İlahi elçi olduğunuzu ispat edecek bir deliliniz var mı?

Elçiler, “ Biz Allah’ın izniyle hastaları iyileştirir, körlerin gözünü açar ve ölüyü diriltebiliriz” dediler.

Habib Neccar, iki yıldan beri hasta olan çocuğunu onlara gösterdi ve onu iyileştirmelerini istedi.

Elçiler Allah’a dua ettiler ve çocuk iyileşti.

Bunun üzerine Habib-i Neccar, elçilerin davetini kabul etmiş ve müjdelenen son peygamber Hz. Muhammed’in geleceğini 600 sene önceden kabul ederek O’na iman etmiştir. Elçilerin davetini kabul etmeyen halkın, onları öldürmek istediğini duyan Habib-i Neccar şehrin uzağından koşarak gelmiş ve halka nasihat ederek, elçilere inanmalarını istemiştir.

“ Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi. Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz! dedi. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun. Çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.” (Kur’an-ı Kerim 36/20-21)

Şehir halkı O’nun nasihatını dinlemedi, Habib-i Neccar’ı taşlayarak öldürdüler. Şehit olan Habib-i Neccar Allah tarafından Cennetle müjdelendi.

“Gir Cennete denildi. Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını keşke kavmim bilseydi dedi.” (Kur’an-ı Kerim 36/26)

HABİB -İ NECCAR CAMİİ

Amik Ovası’nda M.Ö. 8000 yıllarına ait yerleşim izleri tesbit olunmuşsa da , Antakya şehri M.Ö. 300 yılında, İskender’in komutanlarından Seleukos tarafından babası Antiochia adına kurulmuştur. M.Ö. 64 yılından itibaren Romalıların hakimiyetine girmiştir. Hz. İsa’nın elçilerinin yalanlanması ve Habib-i Neccar’ın şehit olması üzerine , Allah’ın meleği Cebrail’in güçlü bir haykırışı ile Romalılar yok olarak hükümranlıklarını kaybetmişlerdir.

“Biz ondan sonra, onun milletini helak etmek için üzerlerine gökten bir ordu indirmedik ve indirecekte değildik. Onları helak eden, korkunç bir sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.” (Kur’an-ı Kerim 36/28-29)

Antakya M.S. 636 yılında Hz.Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından fethedilerek İslâm beldesi olmuştur.. Habib-i Neccar Camii o tarihte inşa olunmuştur. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde inşa edilen ilk cami budur. Emeviler döneminde ise Muaviye tarafından Müslüman 42 aile Antakya’ya yerleştirilmiştir.

969 Yılında Bizansın eline geçen Antakya’da yapılan islami eserler tahrip edilmiş, camiler kiliseye çevrilmiş ve bu durum 1084 yılına kadar devam etmiştir.

1084 yılında Kutalmış Oğlu Süleyman Şah komutasındaki Selçuklu orduları tarafından Antakya yeniden ele geçirilmiş ve büyük Kavsyana kilisesi camiye çevrilmiştir. (Bu kilisenin, caminin kıblesinin sağ kısmında olduğu rivayet edilir.) 1098 tarihinde haçlı seferleri sırasında şehir haçlıların eline geçince cami tekrar kiliseye çevrilmiş ve 170 yıl öylece kalmıştır.

1268 yılında Memluk Sultanı Baybars Habib-i Neccar Camiini yeniden yaptırmıştır. Medrese duvarında bulunan taş üzerindeki kitabede “El Melik üz Zahir” ibaresi Sultan Baybars’ın unvanıdır. 1829’da cami yeniden tamir olunmuş, 1853’de cami şadırvanı yapılmış, 1857’de Habib-i Neccar türbesi yeniden onarılmış ve 1940 yılında cami Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.

Kur’an-i kıssa şöyle:

Kıssaya göre Hz. İsa havarilerinde Yunus (Yuhanna) ve Yahya’yı (Pavlus) Antakya’ya dinine davetçi olarak gönderir. İki elçi Antakya’ya girmeden önce cüzam hastası olan oğlu sebebiyle şehrin doğusunda bir mağarada yaşayan Habib-i Neccar ile karşılaşırlar.

Habib-i Neccar yabancılara kim olduklarını sorar. Onlarda Hz. İsa’nın havarisi olduklarını söylerler. Habib-i Neccar onlardan bir delil ister. Onlarda hastalara şifa verdiklerini söylerler. O da onları oğlunun yanına götürür. Elçilerin duasıyla oğlu şifa bulur. Bunun üzerine Habib-i Neccar onların dinine iman eder.

Hikayeyi çok özet tamamlamak gerekirse: Antakya’lılar elçileri hoş karşılamaz ve hatta hapse atarlar. Onlardan uzun süre haber alamayan Hz. İsa Barnabas’ı (Şem’un-ı Sefa) Antakya’ya üçüncü elçi olarak gönderir. Elçilerin çaba ve kerametlerine rağmen onlara inanmayan Antakya halkı onları linç etmeye kalkarlar bu sırada Habib-i Neccar koşarak şehre gelir ve:

Yasin Suresinin 20-25. Ayetlerinde bu kısım şu şekilde anlatılır:

“O şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Gönderilmiş (bu elçi)lere uyun. Sizden hiç bir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun.Onlar doğru yola ermişlerdir. Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa ancak O’na döndürüleceksiniz. Ben, ondan başka ilahlar edinir miyim? Eğer çok esirgeyen (Allah) bana bir zarar vermek dilerse, onların (o putların) şefaati bana hiç bir fayda vermez ve beni kurtaramazlar. Şüphesiz (böyle yaparsam o zaman) ben, apaçık bir şaşkınlık ve ziyan içinde olurum. (Et elçiler!) Ben sizin Rabbinize iman ettim, beni duyun (ve şahit olun)”

Sonrasında Elçilerle birlikte Habib-i Neccar’da öldürülür. Hem üç elçinin hem de Habib-i Neccar’ın mezarları Habib-i Neccar Camiinin bitişiğinde yer alan mahzen türbelerde ziyaretçilerine ibret sunmaya devam etmektedir.

 

Her dinden ve mezhepten insanların bir arada hoşgörü ile yaşadığı Antakya adeta “bir arada yaşama” nın en güzel örneği. Cami-kilise ve havra yan yana. Sarımiye Camisini ziyaret ederseniz hemen bitişiğinde yer alan Katolik kilisesini de şöyle bir uğrayabilirsiniz.

Üstelik buradaki bu görüntü binlerce yıllık bir tarihin içerisinden gelen doğal bir süreç. Yani günümüzde hiç Hıristiyan yaşamayan büyük şehirlerde apartman altlarına kurulan derme çatma misyonerlik kokulu kiliseciklerle hiç alakası yok.

Antakya’nın yüzyıllardır yaşadığı bu barış ve kucaklayıcı yaklaşım belki de Habib-i Neccar’ın kendi kavmi tarafından öldürülürken bile yaptığı duadır. O kavmi tarafından öldürülürken onlara dua etmeye ve onların “hidayete” ermelerini diliyordu. Yasin Suresi’nin aşağıda metnini vereceğim 26-27. Ayetleri hem bu konuyu anlatır hem de Habib-i Neccar’ın “Cennetle Ödüllendirildiğini” açıkça belirtir.

Yasin 26-27:

“(Şehirliler tarafından taşlanılan o kimseye ölümü sırasında:) ‘Gir Cennete’ denildi. (O da:) ‘Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığı (nı) ve beni (cennetle) ikram edilenlerden kıldığını bilseydi (bu durumda elbette iman ederlerdi) dedi”



Yoruma kapalı.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.