22 Kasım Çarsamba
hava durumu

Gaibten haber verme,falcılık, medyumluk, sihirbazlık

Gaibten haber verme,falcılık, medyumluk, sihirbazlık Gaibten haber verme,falcılık, medyumluk, sihirbazlık   Gerek ülkemizde gerekse bütün İslam âleminde bazı kişiler insanları kandırarak,...
Bu Haber 11 Mart 2013 22:59 Yayınlandı

Gaibten haber verme,falcılık, medyumluk, sihirbazlık

 

Gerek ülkemizde gerekse bütün İslam âleminde bazı kişiler insanları kandırarak, sıkıntı stres gibi bazı hastalıkları; teşhis ve tedavi yapma işine kalkışmakta dırlar. Yalnız maddi ve manevi doğruluğu olmayan bir şekilde yapılan işlerin; vebal ve günahı büyüktür.

Gelecekten haber vermek Allah’a mahsustur. Gaybı (geleceği) sadece Allah bilir; bir de Allah’ın bildirdiği kişiler (peygamberler ve bazı veliler) bilebilir. Bunun dışında gelecekten haber verdiğini söyleyenlerin İslam’la alakası yoktur, olamaz.

Günümüzde birçok insan “falcılık, medyumluk, sihirbazlık gibi adlar altında geleceğe ilişkin haberler vermektedir. Bu, bir bidattir. Bunların verdiği haberlere inanmak, Müslümanın itikadına zarar verir.

Yüce Allah (c,c,): “Ey iman edenler! Şarap/içki, kumar, (ta’zim edilen) dikili taşlar, şans (fal) okları (ve zarları), şeytan (ve kötü insan)a ait murdar (pis) işlerdir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”[1]

Bu ayette kumar, içki, fala bakmak, baktırmak ve bunlara yardımcı olmak kesin olarak yasak edilmiştir. Ohalde kendimizi ve neslimizi bunlardan korumak ve kurtarmak Müslümanların başlıca görevlerindendir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde: “Her kim, bir müneccim veya kâhin (gelecekten haber verdiğini iddia eden kişi)e gider, bir şey sorarsa Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”[2] buyuruyorlar. Bu çok ciddi bir uyarı ve çok ciddi bir tehdittir.

Başka bir hadis-i şeriflerinde de “Kim bir arrafa (kâhine) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de inanır onu tasdik ederse kırk gün namazı kabul edilmez.” buyurdular.[3] Âyet ve hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere, İslam dini cincilik, falcılık, büyücülük, sihirbazlık, kahinlik, medyumluk ve şirk üzere olan kişilerin yaptğ üfrükcülük gibi zararlı işleri şiddetle yasaklamıştır.

Ülkemizde bu işi yapanlar, maalesef Müslüman olduğunu bildiğimiz kişilerdir. Kendilerine “hoca” süsü verip kutsal değerleri kullanarak dini istismar etmekte, yanıltma ve hileyle insanları aldatmaktadırlar. Bu tür işleri yapmak ilahi otorite ve İslam ahlakının kuralları dışındadır. Yine bu tür işleri yapanlar da Allah’ın kudret ve iradesi üstün de işler yapabileceği iddiası vardır. Bunlara yaptıkları işin dinimizdeki yeri sorulduğunda, Kur’an ve sünnette olmadığı, yalnız bu gerçeklerin var olduğunu ve normal insanların bilmediği ve kendilerinin bildiğini söylemekteler. Yine mahsum kişileri kandırabilmek için yaptıkları şeyin insanlara yardım olduğunu, bunu da bazı Müslüman cinler vasıtasıyla yaptıklarını iddia etmekteler. Yalnız Hz Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Büyücülerin Allah’a şirk koştuklarını bildiriyor.”[4]

İnsanların sıkıntılarını istismar edip para kazanma yolunu seçen bu insanların yapmış olduğu işler sihir, büyü daha çok ruhlar üzerinde etkili olur. İman-ı zaafa düşürür, düşünceleri karıştırır, gönülleri çeler, ahlakı perişan eder. Karı-kocanın arasını açar, akrabaları birbirine düşman eder, aile yuvalarını yıkar insanları birbirine düşürür, toplumun huzurunu kaçırır. Efendimiz aleyhisselatü vesselam: “İnsanların (huzurunu bozup) helak edici şeylerden birinin de sihir (ve büyü) yamak” [5] olduğunu belirtmiştir.

Hadisi şerif bu işin islam’a tamamen ters olduğunu ve bunu yapanlar hem kendilerine hem de saf Müslümanlara itikaden zarar vermektedirler. Büyünün rağbet görmesinin nedeni, dinî bilgi eksikliği ve inanç zayıflığıdır. Zararlı şeylerden korunmak isteyen kişinin tek sığınağı Yüce Allah’tır. Her şeyi Allah’tan ümit etmeli, inancımızın gereği her işin meşru sebeplerine sarılmalı, sihir, büyü ve kehânetle uğraşanlara itibar edilmemelidir. (Akıllı bir Müslüman, gaybı (geleceği) Allah’tan başka kimsenin bilmediğini bilir ve böyle istismarcıların tuzağına da düşmez.)

Bu hususta (âlimlerimiz, küfür kelimesi söyleyen, ya da küfrü mucip iş yapan ve yaptıranların, bilmese de cehaletinin mazeret olmayıp yine küfre düştüğünü) bildirmişlerdir.

Yine memleketimizde bazı cinci hocaların yüzünden pek çok mütedeyyin insanın Allah’tan ümitlerini kestikleri için şirke düştüklerini görmekteyiz. Bu durumun ortadan kaldırılması için, her şuurlu Müslümanın üzerine düşen görev; Allah’ın emir ve yasaklarını anlatmalı ki, bu insanlar doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek bilgiye sahip olsunlar.

Ruhî bir hastalığa müptela olan, cin çarpan, sihir, büyü yapılan veya yapıldı vesvesesine düşen kişi, hastalığın tedavisi için ne yapmalı? Gaipte (gelecekten) haber verme var mıdır? Cin çarpma sihir büyü olaylarının doğru ve yanlışlığı nelerdir? Büyü ve cinlerin evliliğe zararı var mıdır? Büyü ve cincilerden yardım istenilebilir mi? İstenilemezse nasıl tedavi olacaktır? Cinleri yakarak tedavi etmek var mıdır? Şeytan cin ve büyücülerin şerrinden nasıl korunulur? Hasta kişilerin sıkıntıya düşme sebepleri nelerdir?

Hastalıkların belirtileri ve tedavi usulleri nelerdir? Cinlerin mahiyeti nelerdir? Dua ile tedavi yöntemi var mıdır? Resûlüllah cinli hastalara, delilere okumuş mu? Okudu ise ne okudu? Hastalara okumak caiz midir? Delil var mıdır? Ne okunur? Ruh ve beden hastalıkların belirtileri nelerdir? Nasıl tedavi edilir? Tedavi edenin özellikleri ve alacağı tedbirler nelerdir? Hasta olan kişilerin, tedavi için günlük yapacağı vazifeleri nelerdir? Kâhin, (arraf) falcı ve sihirbazlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Hasetten ve nazardan korunmanın ilacı nedir? Bütün bu ve benzer bazı soruların cevaplarını on başlık altında yazdık ki, Müslümanlar Allah’ın ve Resûlü’nün yolundan başka yol aramasınlar.

1. Gaipten Haber Verme

İslam inancına göre gaybın (geleceğin) bilgisi sadece Allah Teâlâ’ya aittir, ondan başkası bilemez. Bu, şuurlu Müslümanlar tarafından böyle bilinse de yaşadığı sıkıntılar karşısında bu bilgisinin dışına çıkarak gelecekten haber verdiğini söyleyen yalancıların kapısına gitmektedir.

İnsan yaratılışının gereği olarak bilinmeyene ve görülmeyene, kapalı olana karşı daima ilgi duymuştur. Onun bu istek ve ilgisi de vahiy yoluyla Peygamberler aracılığıyla belli ve yeterli ölçüde karşılanmıştır. Ancak bu hususta yeterli bilgisi olmayanlar tarafından her zaman çeşitli çevrelerin istismarına bahis konusu olmuştur.

İlk devirlerden itibaren gelecekten haber vererek insanların ilgisini çeken ve bu yolla itibar ve servet kazanan kâhin (arraf), büyücü, falcı, medyum, ruhçu gibi adlarla bilinen şahısların hemen her toplumda görülmesi ve bunlar etrafında daima bir gurup insanın kümelenmekte oluşu bunun açık bir delilidir.

Hâlbuki Resul-i Ekrem, Allah’ın en sevgili kulu olmasına rağmen onun hakkında Kur’an diliyle mealen şöyle buyrulur:

De ki: “Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı (geleceği) bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiç bir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”[6]

Kur’an-ı Kerim’de gaybı bilenin sadece Allah olduğu sıklıkla tekrar edilir, Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediği ayetlerde açıkça belirtilir.[7]

Peygamber Efendimiz de gayptan haber veren kimseye gidenin inanmasa bile kırk gün namazının kabul olunmayacağını, vahyi ve kitabı inkâr etmiş olacağını bildirerek ağır bir tehdit ve uyarıda bulunmuştur.[8] İslam dini insanın gayb âlemine karşı duyduğu ilgi ve merakı giderecek temel bilgileri Hz. Peygamber Efendimiz (a.s.) aracılığı ile duyurmuş, bu bildirilenlere inanmayı gayba inanma olarak nitelendirip inanç esası haline getirmiştir.

Fakat insanın ilgi ve hayal dünyasının bu sınırda durmayacağını, gayb âlemiyle ilgili olarak vahyin bildirdiğinin dışında ve ötesinde bir arayışa girebileceğini de göz önünde bulundurarak temel bazı prensipler koymuştur. Bunlardan birisi, Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemediğidir. Bu ilke aynı zamanda, meydana gelecek olayları, kişilerin Allah katındaki veya gelecekteki durumlarını bildiğini iddia ederek gaybdan haber veren kimselere inanılmasını da yasaklamak demektir. Çünkü gaybı bilme iddiası dinen doğru olmadığı, insanların bilgisizliğinin ve zaaflarının sömürüsü olduğu gibi buna inanılması ve böyle kimselerden yardım umulması da İslam inancına aykırıdır.

Bununla birlikte toplumumuzda, gaybı bildiğini ve gaybdan haber verdiği izlenimini veren hatta bunu açıkça ileri süren şahısların, dini konularda yeterince bilgisi bulunmayan kesimleri, sıkıntı ve ihtiyaç içindeki kimseleri acımasızca sömürdüğü de bilinen bir gerçektir. Günümüzde medyum ve falcıların etrafındaki insanların öğrenim ve sosyal statüsünün toplum ortalamasının bir hayli üzerinde olması, olayın modern bilim eksikliğinden değil, gerçek dini bilgi ve şuur eksikliğinden kaynaklandığını göstermektedir. Bu tür olumsuz görüntünün Batı ülkelerinde de bir hayli yaygın olduğu bilinmektedir.[9]

Kur’an-ı Kerim bu husus şöyle bildiriyor: “(Yahudiler, kitablarından yüz çevirip sihirle meşgul oldukları için,) Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytan (ruhlu insan)ların: “Bunu sihirle elde etti” şeklindeki (uydurma) sözlerine uydular. Halbu ki Süleyman (bir peygamber olarak, mucize gösterdi; Onların iddia ettiği gibi, sihir yaparak) küfretmedi/nankör olmadı. Fakat o şeytanlar, insanlara sihri (püyüyü) öğreterek kafir oldular. Aynı zamanda onlar Babil‘deki Hârut ve Mârut isimli iki meleğe indirilen (ilhamla bildirilen) şeye de (uydular). Hâlbuki onlar, (mucize ile sihrin farkını bildiriyor ve): “Biz ancak bir imtihan için gönderilmişizdir; sakın (sihir yapıp da) kâfir olmayın” demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmiyorlardı. Buna rağmen (Yahudiler) kadınla kocasının arasını ayıran şeyleri bunlardan (kötü niyetle) öğreniyorlardı. Ama onlar, Allah’ın izni olmaksızın onunla hiç bir kimseye zarar verecek değillerdi. Yinede onlar, kendilerine fayda sağlayacak olanı değil, zarar verici şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu satın alan (ve satan) için, âhirette (cennetten) bir nasib olmadığını biliyorlardı. (Onların sihir yapmayı benimsemekle) kendilerini sattıkları şey ne kötü! Keşke bilselerdi.” [10]

Eski kavimlerin çoğu sihre inanırlardı. Bu yüzden sihir, dini inançlarla tamamen karışmış durumdaydı ve sihirbazlar bundan yararlanarak halkı kandırıyorlardı.

Özetle söylemek gerekirse gaybı Allah ve Allah’ın bildirdiği kadarıyla peygamberler, melekler ve veli kulları bilebilir. Bunun dışında gelecekten haber verdiğini söyleyen herkes yalan söyler. İnsanlar nezdinde itibar sahibi olmak ya da insanların sıkıntılarından istifade ederek para kazanmaktan başka amaçları yoktur. Bunlara inanmak yanlıştır, Müslüman’ın itikadını bozar. İşte bu işlerle uğraşanların durumunu Yüce Mevla’mız Şöyle bildiriyor:

O gün (Allah), onların hepsini (huzurunda) toplayacak: “Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! İnsanlarla (onları azdırmak suretiyle) çok uğraştınız” (diyecek). Onların dostları da: “Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden faydalandık ve bize tayin ettiğin ecelimize eriştik” diyecek. O’da buyuracak ki: “Öyleyse Allah’ın dilediği (müddet) dışında yeriniz, içinde sürekli kalmak üzere ateştir…”[11] Cinlerden yardım alarak insanların aklını karıştıranlar, saf insanların imanlarına zarar verdiği gibi hem de paralarını almak için bin bir çeşit yalan uydururlar, bunların sonu ise şiddetli Cehennem azabı olduğu anlaşılmaktadır.

2. Cin Çarpması ile Sihir Büyü Olayların Doğru ve Yanlışlığı

Mühim bir işin halli, herhangi bir şey sormak veya tedavi maksadı ile “kâhin (arrafa), sihirbaz ve medyum” gibi, Kur’an ve sünnet ile hiçbir alakası olmayan insanlara gitmek, ayet ve hadislerde bildirildiğine göre kesinlikle yasaklanmıştır. Bu gibi insanların yanına gitmek yerine, ilim irfan sahibi insanlara gidilip onlardan yardım istenmelidir.

Herhangi bir hastanın hastalığının ne olduğu ve ne gibi ilaçlar gerektiği hususunda da bu kimselere gitmek ve baktırmak kesinlikle doğru değildir. Çünkü mühim bir müşkilin halli için Resûlüllah (s.a.v.) bizlere istihare, istişare yapmamızı emretmiştir. Bu hususta Buhari, Enes bin Malik (r.a.)’ten şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir: “İstihare eden mahrum olmaz, istişare eden pişman olmaz, tutumlu olan muhtaç olmaz.” [12] Diğer hadisi şerifde; İbn-i Abbas (r.a.) şöyle buyurdu: “Habibim işlerinde onlarla istişare et” âyeti kerimesi nazil olunca, Resulullah (s.a.v.): Şunu iyibilinki, şüpesiz Allah ve Resulü istişareye muhtaç değillerdir. Lakin Allah istişareyi ümmetime bir rahmet kılmıştır. Ümmetimden bir kimse istişare ederse, doğru yolu kaybetmez. Onlardan bir kimse istişareyi terk ederse, sıkıntıyı kaybetmez (başı beladan kurtulmaz)[13]buyurmuştur.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim hakkında şöyle buyuruyor: “Bu, öyle bir kitaptır ki, onda (ve onun ilâhi kelam olduğunda) hiç şüphe yoktur. O, muttakilere (Allah’ın emirlerine uygun yaşamak isteyenlere) doğru yolu gösteren (öğreten)dir.”[14] Diğer âyeti kerimede: “Onlar işlerini aralarında müşavere ile yürütürler”[15]

Ülkemizdeki âlimler, hoca efendiler ve salih insanlar sihir, cin çarpması ve bu hastalıkların teşhis ve tedavi işine fazlaca eğilmemişler, bu işi fırsat bilen sahtekârlar ve din istismarcıları da hocalık ve şeyhlik kisvesi altında insanları sömürmüş, aldatmış ve hak yoldan çıkarmışlardır. Halbuki Cabir (r.a.)’den rivayete göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Kardeşine (biiznillah) fayda vermeye gücü yeten bunu yapsın” [16] buyurmuştur.

İnsanlar, hastalıklarının tıbbi mi yoksa sihir, büyüden mi kaynaklandığını bilememektedir. Büyü ve sihrin etkileri ve alâmetleri nelerdir ve nasıl tedavi edileceği hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan halk, yanlış yönlendirmelerin de etkisiyle dinle diyanetle hiçbir alakası olmayan insanlardan şifa ve “iyilik” beklemektedir. Onların bu çaresizliğinden kendine iş çıkaran sahtekârlar da istismar ediyor ve bunu bir “ekmek teknesi” olarak görüyor.

Yukarıda da açıklandığı üzre bu çaresiz insanların duygu ve düşüncelerini istismar etmek de böyle sahtekârlara gitmek ve onlardan yardım talebinde bulunmak da dinen sakıncalıdır, insanı dinden imandan eder.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “De ki; o, iman edenler için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve (göğüslerdeki hastalıklara) şifadır.”[17] Başka bir ayete: “Biz Kur’an’dan, inananlar için, şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. [18] (Yalnız Kur’ân) zalimlerin de (inkârlarından dolayı) ancak ziyanını artırır.”[19]

Yine Yüce Mevla’mız şöyle bildiriyor: “Bu (Kur’an), insanlar için hem (kurtuluş yollarını gösteren) kalp gözleri, hem de kesin inanan bir toplum için doğru yol rehberi ve rahmettir.” “Yoksa kötülükleri işleyen (Allah’ın emirlerini çiğneyip putlaşan arzularına göre yaşayan) kimseler, kendilerini hayatlarında ve ölümlerinde, îman edip de sâlih amel işleyenlerle eşit yapacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar!”[20]

Bu ayet, yüce kitap Kur’ân’ın doğruluğundan hiç şüphe olmadığı ve onun muttakilere, yani Allah’ın kulu olduğu bilincinde ve sorumluluğunda olanlara, doğru yolu gösteren, hayata İslâmî yön veren ilâhi bir kaynak olduğu bildirilmektedir.

Kur’an, müminlere şifadır, inananlar onunla dünya ve ahiret dertlerinin şifasını bulurlar. Onun din ve dünyaya ait hükümlerine uyup yaşayarak ruhen ve bedenen huzura kavuşurlar. O halde bir sorunumuz olduğu zaman önce Kur’an-ı Kerim-e daha sonra hadisi şerifler ve İslam alimlerine baş vurmalıyız. Bunun dışında hiçbir şeyden yardım istememeliyiz, aksi halde faydalanma yerine büyük zararlara uğrarız.

İslam kaynaklarına göre büyü ve cinler hakkında bilgi sahibi olmayanlar veyahut yanlış bilgiye sahip olan Müslümanlar, bu konuda çok hassas davranmakta, kendisine cinlerin zarar verebileceği, başkalarının büyü yaptırabileceği zannıyla korkular yaşamaktadır.

Böyle insanlar, en ufak bir söz veya rahatsızlıktan çabucak etkilenirler. Bu, toplumun kanayan bir yarasıdır. İslam’ın kurallarına uygun bir hayat yaşayanların böyle bir derdi olmaz. Çünkü o, Allah’a iman edip Peygamber (a.s.)’in yolunda giden samimî ve ihlâslı bir şekilde amel eden müminlere, hiçbir şeyin zarar veremeyeceği bilir.

 

Şiir:

Hurafeler, üfrükcüler düğüm düğüm bağlar.

Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar.

 

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.

 

Mehmet Âkif ERSOY

 

3. Büyü ve Cinlerin Evliliğe Zararı Var mıdır?

Yeni evlenen eşler, belli bir zamandan sonra, ufak tefek sıkıntılar ve geçimsizlikler başladığı zaman, akıllarına ilk gelen husus; “Acaba bize büyü mü yapıldı?” düşüncesidir. Çünkü, evliliğimiz çok iyi giderken bize ne oldu da huzur ve mutluluğumuz bozuluverdi, diye kafalarını büyüye takanlar. Eğer bu kuruntu hâlinden tez kurtulamazlarsa kuruntularına inanmaya başlarlar. Böylece nefis ve şeytanın vesvesesi artarak devam eder. Tedavi için yukarıda ifade edilen sahtekârların tuzağına düşerler.

Huzur ararken huzursuzlukları artar, etraflarındaki insanlara “bize büyü yaptırdı” düşüncesiyle şüpheyle bakmaya başlarlar, dostlarını ve dostluklarını kaybederler.

Kökleri çok bin yıllara dayanan bu inanç sebebiyle olsa gerek, Peygamberler kavimlerine Allah’ın emirlerini söyledikleri zaman kavimleri, hemen “Sen büyülenmişsin.” derlerdi.

Huzuru kaçan, aralarında sevgi ve saygısı azalan eşler, öncelikle nasıl yaşadıklarını gözden geçirmeli, Allah ve Resûlünün emir ve yasaklarına ne denli uyduklarına bir bakmalıdırlar. Böyle yapan eşler, hem kısa sürede öz eleştiri yapma ve dolayısıyla varsa hata ve kusurları giderme yoluna girer hem de mutlu olabilmenin ilk adımını atmış olurlar.

Müminler iyi bilmelidir ki, peygamberlerin ve evliyaullahtan olan büyük velilerin de eşleriyle, insan olmaları sebebiyle, ufak tefek sıkıntılar yaşamışlardır. Onlar, bunu bir imtihan olarak değerlendirmişlerdir.

Aile ve eşler bu duruma düşmemeleri için ne yapmalıdırlar?

İlk önce yapılan nikâh akitlerini hatırlamalılar. Sonra Allah’ın emri ve Peygamber Efendimizin sünneti üzere yaşama sözüyle evlilik sözleşmesini gözden geçirmeliler. Bu sözleşmede geçen şartların hangilerini yerine getirip hangilerini ihmal ettiklerini kontrol etmeliler.

Ailede huzur, Allah’ın farz kıldığı namazı muhakkak kılmak, Peygamber Efendimizin tavsiye buyurduğu nafile ibadet ve duaları gücü nisbetinde yapmak, korkulan zararlı şeylerden Allah’a sığınmakla olur.

Başımıza bir hâl geldiği zaman, O’na yalvarmak, dua etmek, Allah’a olan yakınlığımızı artırmak, O’nun her yerde hazır ve nazır olduğunu bilmek, Allah’ın huzurunda olduğumuzu düşünmek, sonra gönül rahatlığı içinde; “Nârın da hoş, nurunda hoş; lütfün da hoş kahrın da hoş” diyerek kulluğumuzu ve muhtaçlığımızı bilip İbrahim (a.s.) gibi Ona teslim olmak gerek.

Nemrut İbrahim (a.s)’i ateşe atmıştı; ama Allah Teâlâ müsaade etmediği için ateş onu yakmamıştı. Biz Müslümanlar, “Allah izin vermedikçe cinler de, sihir de büyü de bana zarar veremez.” İnancına sahip olmalıyız.

Şeytanın, insanları aldatmak, saptırmak, İslam’dan uzaklaştırmak ve huzursuz etmek gibi özel vazifelerinin olduğu da unutulmamalıdır. Onun şerrinden emin olmanın yolu hiç şüphesiz Allah’a yakın olmak ve İslam üzere yaşamaktır. O karıyı kocadan ayırmayı, Müslümanı İslam’dan uzaklaştırmayı bir görev olarak üzerine almıştır.[21]

Hâsılı nefsanî arzuları bir tarafa bırakıp Allah ve Resûlü’nün sevdiği ve razı olduğu amelleri işleyerek hayırlı kul olmaya çalışalım. Allah’ım! Bize dünyada iyilik ver. Âhirette de iyilikler ver. Bizi Cehennem azabından koru! Çünkü bizim varacağımız, sığınacağımız tek kapı sensin ve senin yüce dergâhındır. Biz ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi başkasına muhtaç etme! (Âmin) diyerek Yüce Allah’a sığınalım.

4. Büyücü ve Cincilerden Yardım İstenilebilir mi?

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Ayakkabınızın bağı kaybolsa Allah’tan (yardım) isteyin.” buyurmuştur.

Şuurlu bir Müslüman bir hastalığa tutulduğu zaman, doktora gider, onun verdiği ilaçları kullanır. Şifayı Allah’tan diler. İlaçları sadece vesile olarak görür. Yani, ben bu ilaçları içeceğim ve Allah bana bu vesileyle şifa verecektir, diye inanır.

Doktoru olmayan (sihir, büyü gibi) bir hastalığa yakalandığı zaman yapacağı tek şey Allah’ın ayetlerinde, Resûlüllah’ın hadislerinde geçen duaları okuyarak ve Allah dostlarının duasını alarak ve sadaka vererek tedavi olma yoluna gitmelidir.

Zira Allah’ın dilemesi olmadan hiç kimse bir şeye ne zarar ne de fayda veremez. Allah Teala bize bunu Fatiha suresindeki “Ancak sana ibadet ve itâatle kulluk eder ve ancak senden medet umar, yardım dileriz”[22] ayetiyle öğretmektedir.

Muaviye ibni’l Hakem (r.a.) şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben yeni Müslüman olmuş biriyim Allah Teâlâ bizi İslam ile şereflendirdi. Bizden öyle kimseler varki, kâhinlere gider, onların söylediklerine inanırlar, dedim Efendimiz: Artık onlara gitmeyin (söylediklerinede inanmayın)”[23] buyurdu.

Büyücü ve cincilerden yardım istemenin yanlışlığını da Efendimiz (s.a.v.) şöyle bildiriyor:

“Her kim arrafa (kâhin/bakıcı), sihirbaza gidip bir şey sorar ve onun dediğini tasdik ederse Muhammed’e indirileni (Kur’ân’ı) inkâr etmiş olur.” [24] Yine başka bir hadisi şerifte: “Kim çalıntı veya yitik bir malın yerini haber veren kimseye (arrafa) gidip ondan bir şey sorar, söylediğinide tasdik ederse o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabul olmaz.”[25]buyurmaktadır.

Açıklama:

Bu hadis-i şerifte bahsi geçen arraf; çalınmış şeylerden haber veren kişidir. Kâhin ise, gelecekten haber veren ve bazı esrarın kendisinde olduğunu iddia edendir. Sihir, lugat anlamı itibariyle sebebi gizli ve üstü kapalı olan şey demektir. Sihirbaz ise sihir yapan kimsedir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelen iki kişiden biri güzel konuşmasıyla oradakileri etkilediği için, Efendimiz “Beliğ (güzel benzetme) olan sözlerden bir kısmı vardır ki, muhakkak sihir gibi etkilidir.”[26] buyurmuştur.

Ülkemizde genellikle falcı adı verilen kâhinler, gelecek zamanda olacak hadiseleri önceden bildiğini iddia eden insanlardır. Bunların çoğu “Yıldızname” adı verilen kitapla, bazıları da cinler vasıtasıyla geleceğin bilgisine ulaştıklarını söylerler. Bu hususta Hz. Ali (r.a.) şöyle söylemiştir: “Kâhin sihirbaz demektir. Sihirbaz ise kâfirdir.” Resûlüllah (s.a.v.)’da: “Kim sihir yapmak için düğüm atar sonrada ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer.” buyurmuştur.[27]

Sihirbazların kullandıkları vasıtalar pek çoktur. Bakılan fallar bu vasıtalara göre kahve falı, iskambil falı, kum falı (remil), bakla falı ve su falı gibi isimler alırlar. Ancak isimleri ne olursa olsun, bunların hepsi yasaklanmıştır.

İnsana zarar veren şeytanlar, insanlardan ve cinlerden olabilir. Şu ayet-i celile buna delildir: “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” [28]

Bazı insanlar, gelecekten haber verdiğini iddia eder ve bunu kanıtlayabilir. Bunlar kâhinlerdir. Kâhinler cinlerden haber alır ve onu kendi marifetiymiş gibi ortaya çıkar. Peki, cinler gaybı (geleceği) bilebilir mi? Hayır asla bilemezler. Onların kâhinlere söyledikleri bilgiler, dünya semasında olan bilgilerdir. O bilgileri melekler de bilir. Ancak melekler sadece Allah’a ibadetle meşgul oldukları için bu bilgileri, başkalarını bildirmek gibi işlerle uğraşmazlar.

Allah Resûlü’nün şu hadis-i şerifi bunun delilidir: Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: Birtakım insanlar Resûlüllah (a.s.)’a kahinler hakkında soru sordular. Efendimiz de onlara, “Kâhinler bir şey bilici değildirler.” cevabını verdi. Bunun üzerine “Yâ Resûla’llah! Onlar bazen bir şey söylüyorlar da hakikat çıkıyor.” dediler. Resûlüllah (a.s.) da “Bu söz cinlerdendir. Cin onu (bilgiyi) kapar da kâhinlerin kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu suretle kâhinler ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırırlar.”[29] buyurdu.

Bakıcılar, kendilerine gelen insanlara “sana büyü yapılmış” diyorlar; fakat kimin yaptığını söyleyemiyorlar. Söyleyemedikleri için de “yuvarlak laflar” ederek insanların kafasını karıştıracak, yakınları hakkında su-i zan besletecek cümleler kurarlar. Akrabaların, dostların birbirine kuşkuyla bakan insanlar olmasına neden olurlar.

Kimi zaman da “Şurada muska ve domuz yağı var, size büyü yapmışlar.” derler. İnandırmak için de bir yolunu bulup oraya muska koyar veya eşyalara leke sürerler. İnsanlar da bunlara inanırsa, onların ekmeğine yağ sürmüş ve tuzaklarına düşmüş olurlar.

Bu kişilerin sırlarına vakıf olan ve bu büyücülerden medet uman insanları oraya götüren bir taksici şunu söyledi: “Gerçeği anlamak için onlara dedim ki, bir de bana bakın, bende de bir şey var mı? Büyücü de önce sen bizim bu işi yaptığımıza inanman gerekir. İnanırsan ben, sende ne olduğunu söyleyebilirim.” Bu sözlerden anlaşılıyor ki, “bakımcı”lara inanmayana fayda da zarar da biiznillah Allah’ın izni olmadan veremezler.

Nitekim Abdullah İbnu Mesud (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah (s.a.v) size şu iki şifayı tavsiye ederim buyurdular: “Bal ve Kur’an”[30] Kur’ân ruhun gıdası. Bal ise bedenin gıda ve hastalıkların devasıdır.

5. Cinleri Yakarak Tedavi Etmek Var mıdır?

Bazı insanlar madden ve manen hastalandığı zaman, tedavi olacağı kişi hakkında sıhhatli bilgi almadan, cin ve büyü işleriyle uğraşan kişilere gidip onlardan sıkıntılarının ne olduğunu sorarlar. Bu sefer onlar! “Size büyü yapılmış.” diye kandırırlar. Dolayısıyla rahatsız olan kişilerin sıkıntılarını fırsat bilip cinlerle irtibat kuracaklarını ve zarar verenlerini, ateşte yakarak tedavi yapacaklarını söyleyerek insanların kafalarını tamamen karıştırırlar. Böyle bir şey yoktur. Bu sadece insanlar karşısında kendilerini kudretli gösterme ve sahtekârlığını gizleme gayretidir.

Yalnız Kur’an-ı Kerimde duâ ayeti kişinin beyninde cinleri son derece sıkan ve hatta yakan dalgalar yayılmasına vesile olur. Böylece o kişiye musallat olan cinler uzaklaşmak zorunda kalırlar. Okunacak olan ayetler:

“…Rabbi innî messeniyeşşeytanu binusbin biazâb.” “Rabbi eûzübike min hemezâtişşeyâtıyni ve eûzü bike rabbi en yehdurûn.” “Ve hıfzan min külli şeytanin marid.”[31]

İçlerinde sebebsiz sıkıntı duyanlar ‘Büyü’ yapıldığından şüpelenenler, cinni yoldan başkalarının kendisini etkilediğini düşünenler, bu duâ âyetini günlük: Yüz adet kendisi veya başkaları da okuyabilir.

6. Şeytan, Cin ve Büyücülerin Şerrinden Korunmak

Şeytan, cin ve büyücülerin şerrinden korunmak için; “eûzü –besmele” çekerek tüm şerlilerin zarar vermesinden Allah Teâlâ Hazretlerine sığınılmalıdır.

Kendisine büyü yapıldığını zanneden kişiler genellikle ruhî boşluk içinde olan kimselerdir. Bu boşluk/bunalım nedeniyle kendisini hasta hisseder veya kendisine büyü yapıldığını iddia eder. Bu durumda olanlar, öncelikle doktora müraccat etmeli, herhangi bir hastalık teşhisi konulamazsa itikadı sağlam ve amel-i salih işleyen bir Allah dostuna müracaat etmelidir. O zat ona dua edecek ve manen rahatlamasını sağlayacaktır.

Müslümanlar bol bol dua etmeli ve Allah’tan yardım dilemelidir. Şu dua Abdülkadir Geylani Hazretlerine aittir: Allah’ım, senden kazasız belâsız, senin yakınlığını isteriz! Kaza-i ilâhîn ve kader-i ilâhin bahsinde bize lütuf eyle! Sen, bizim lehimize olmak üzere, kötülerin şerrinden ve fâcirlerin hilesinin hakkından gel! Sen bizi kötülüklerden koru! Senden hem din hem dünya hem de âhiret hususunda af ve afiyet dileriz. Senden, sâlih amellerde başarı ve ihlâs isteriz.[32]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Şöyle buyurur: “Mü’min akıllıdır, basiretlidir ve tedbirlidir.”[33] Kötülüklere karşı tetbir olarak Felak ve Nas (muavvizeteyn) sureleri sık sık okunmalıdır. Bu iki surede büyücülerin ve haset edenlerin şerrinden korunup sığınılması şöylece bildiriliyor: (Resûlüm!) De ki: “Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlık çöktüğü zaman gecenin (içinde işlenenlerin) şerrinden, düğümlere üfleyen (büyücü)lerin şerrinden ve haset et (meye başla)dığı zaman hasetçinin şerrinden, tanyerini ağartan Rabbe sığınırım.”[34]

Abdullah İbnu Hubeyb (r.a.) anlatıyor: “Hafif bir yağmur ve karanlığa maruz kalmıştık. Bize namaz kıldırsın diye Resûlüllah (a.s.)’ı bekledik.” (Ravi der ki: Abdullah İbnu Hubeyb şu manada bir şeyler daha söyledi: Resûlüllah (a.s.) çıktı ve: “ Söyle !” dedi. Ben: “- Ne söyleyeyim?” diye sordum. Bunun üzerine; “ Akşama ve sabaha erince: Kul hüvallahu ahad ve Muavvizeteyn surelerini üçer kere oku. Bu sana, her şeye karşı yeterlidir” dedi.[35] (Muavvizeteyn sureleri; Felak ve Nas sureleridir.)

Yine Hz. Enes (r.a.) den:Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildiriyor: “Muavizeteyin sureleri nazil oluncaya kadar, cinlerden ve insan nazarından korunmak için bazı dualarla Allah’a sığınır (Eûzü billâh derler) idi. Bu iki (Felâk ve Nas) sureleri gelince onları okudu ve diğerlerini bıraktı.”[36]Efendimiz her hususta en doğru olanı bizlere bildirmiş, bizler de samimi ve ihlâslı bir şekilde okursak bütün belalardan korunmuş oluruz. Biiznillâhi Teâlâ.

Ayrıca şeytan ve cinleri etkisiz hâle getirecek olan Kur’an-ı Kerim’deki hıfz ayetleri; “Âyetel kürsî”, “Fâtiha-i şerife” “İhlas suresi (Kulhüvallahü ehad)”, “Felak suresi (Kul eûzü birabbil felâk)”, “Nas suresi (Kul eûzü birabbin nâss)” gibi herkesin okuyabileceği ve Peygamber Efendimizin bizzât okumuş olduğu duaları okuyarak korunulmalıdır.

Hz. Enes (r.a.)’den: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mü’min akıllıdır, basiretlidir, uyanıktır, vukuf sahibidir, her şeyde yönünü Allah’a çevirmiştir, acele etmez, alimdir, verağ sahibidir. Münafık ise bunun aksine ne nereden geldiğine dikkat eder ne de gittiğine, ötekini berikini çekiştirir, harama dikkat etmez sözünü karıştırır, nereden kazandığına ve nereye harcadığına bakmaz.”[37]

7. Hasta Kişilerin Sıkıntıya Düşme Sebepleri

İnsanların bunalıma girme ve manevi hastalıklara yakalanma sebepleri iki türlüdür:

Birincisi: Dinden uzak bir hayat tarzı benimsemektir. İnsanların yaratılışında bir ulu kudrete inanmak, ona güvenmek ve ibadet etmek vardır. Ruhun tapma, boyun eğme, güvenme ve ibadet etme ihtiyacı karşılanmadığı zaman o hastalanır.

İnsan taş da olsa, put da olsa, bir inek de olsa mutlaka bir tanrıya inanmak ister. Bu inanç onu manen sağlıklı tutar. Bir Müslüman, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a inanır; fakat kullukta ihmalkâr olursa manevi hastalıklara müptela olabilir. Bu itibarla Müslümanın hem dünya hem de ahiret saadetini elde edebilmesi için inançlarının gereği olan ibadet ve taatleri yerine getirmelidir. İyi bir Müslüman madden de manen de sağlıklı olur. O’halde burada en önemlisi niyettir. Eğer niyet iyi olmazsa, doğru yolda olunsa bile sapıtılır. Yalnız her hususta niyet iyi olur ve rıza-i bariye varsa, yanlış yolların çokluğu bile o kişiyi şaşırtmaz. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle bildirir:

“Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü İslama açar. Kimi de (niyet ve ameline göre) sapıklıkta bırakmak isterse, (İslamı kabule karşı) sanki göğe çıkıyormuş gibi onun göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Böylece Allah iman etmeyenlere bir azap/bir rüsvaylık verir.”[38] Rabbimiz bu âyet-i kerimede yaratmış olduğu kâinattaki kanuna işaret ederek misal veriyor; insan göğe doğru yükseldikçe nasıl oksijen azalıp basınç düştüğünden göğsü daralıp teneffüs etmesi güçleşiyorsa, İslam-ı içine sindiremeyenlerin de İslam‘a karşı içlerinin daralacağı İslam-ı yaşayanlar çoğaldıkça daha da bunalacağı anlatılıyor.

Bir mümin, küfre ve şirke düşürecek söz ve fiillerden uzak durmalıdır ki, imanı ve ameli ona fayda versin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Kim ki şirke düşerse o kimseyi insan ve cin şeytanları ezim ezim ezer”[39] Çünkü “Şeytan insanda vücutta kanın dolaşması gibi dolaşır.”[40] buyurmakta.

İkincisi: Kusur işlemek, haksızlığa uğramak veya yersiz vesveseye kapılmaktır.

Kusurları sebebiyle Allah nezdinde değersizleştiğini, bu nedenle kusurlarıyla birlikte ibadet etmenin gereksizliğini, ibadet etse bile kabul olunmayacağını düşünen müminler, maalesef manevi hastalıklara yakalanmaktadır. Böyleleri kendisinin kusurlu olduğunu bilir, bir kusuru işledikten sonra kalkıp ibadet etmeyi “nedense” uygun bulmaz. Sonra da ibadetlerden büsbütün uzaklaşır. Oysa kusurunu fark ettiği an tövbe ve istiğfar ediverse hem ruhen rahatlar hem de Allah’ın istediği, sevdiği bir kul oluverir. Zira “tövbe eden, günah işlememiş gibidir. Allah tövbe ederek temizlenenleri sever.”[41]

Bir haksızlığa uğrayan ve hakkını/intikamını alamayan müminler de önce etrafındaki insanlardan sonra devletinden ve Allah’tan uzaklaşma eğilimine girer. Çünkü insanlar bir haksızlığa uğradıkları zaman hakkının iadesini arzu ederler. Çevresinden ve devletin ilgili mercilerinden hakkının iadesi hususunda yardım göremediği zaman elinden bir şey gelemez ve içine kapanır. İçine kapanan insanlara cin ve insanlardan oluşan şeytanlar vesvese vermeye başlar. Kendisiyle ve inançlarıyla hesaplaşır. Öyle bir noktaya gelir ki Allah’a isyan etmeye başlar. Bu isyan onu manevi hastalıkların kucağına atar.

İnsanların bunalıma girme ve sıkıntıya düşme sebebleri, iç dünyasında kendisiyle hep kavgalı olup barışık olmamasındandır. Kudsi bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: (Allah Teâlâ) “Ben, kulumun zannına göreyim, beni andığı vakit onunla beraberim…” [42] Kişi Allah’a karşı kötü zan ve düşünce içinde olursa, kötülüklerle karşılaşır. Eğer Allah’a karşı hüsn-ü zan besler, müsbet düşünce üzere olursa, o zamanda hep iyiliklerle karşılaşır.

Bu hastalıklara yakalanmamak için sağlam bir iman ve buna bağlı olarak salih amel sahibi olmak gerekir. Sağlam iman sahibi oldu mu bir mümin, günah işlerse tövbe kapısını çalar, bir haksızlığa uğradı mı tevekkül yoluna gider. Her durumda Allah ile beraber olduğu şuuruna erer. Böyle yapan bir mümin de ümitsizliğin ve güvensizliğin dışa vurumu olan bu tür hastalıklardan uzak olur ve’s-selam. Bu konuya ait bilgi ve tavsiyeler yukarıda “şeytanın vesvesei” bölümünde geniş izah edildi.

HASTALIKLARIN BELİRTİLERİ VE TEDAVİ USULLERİ

1. Ruh ve Beden Hastalıkların Belirtileri Nelerdir?

a. Cin musallat olanlar:

Cinler nesiller boyu, insanlara bir şeyler kazandırma bahanesiyle, onlara çeşitli yanlış fikirler ilka ederek saptırırlar!.. Akıl hastası haline getirirler!..

Yine insanı kandırıp ele geçiren cinler ya İslam-ı kullanarak yada İslam dışı yolları zorla benimseterek bu işi gerçekleştirirler.

Bu hastalığa yakalananlarda şu tür hal ve hareketler zuhur eder:

Geçmiş de yaşamış din büyüklerinin kisvesine bürünmek suretiyle rüya veya yakaza halinde görünerek!..

Cinler, önce bu kişiye büyük alim veya veli olacağı bildirilir; sonrada artık bu kişinin saflık derecesine göre zamanın kutbu, gavsı, en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı, hatta “Mehti” veya “Resül” olduğu yutturulur!.. Yine Cinler geçmiş veya geleceklerine ait bir şeyler bildirilerek o kişiyi kandırırlar. Böylece cinlerin kulu olmuş ve o kişi, artık kendini devrin en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı “methi” sanmaktadır. Bu duygularını ise insanlara haykırarak ve geleceğe dair çok şaşırtıcı şeyler olacağını söylerler.

 Bunların ikinci bir belirtisi ise:

Asabi davranmak, seviyesiz ve yersiz konuşmak, kendi kendine konuşup gülmek, önceden kafasına takmış olduğu hususları tekrar etmek, okuyup okunmaya ve ibadet etmeye yanaşmazlar. Dolayısıyla bu duruma düşen kişileri; cin şeytan âdeta vücudunu istila ederek birtakım uzuvlarını kendi emri altına alarak, istedikleri gibi yönlendirir, hatta uykuda bile rahat bırakmazlar. Bu kişiler; insanlardan uzak durur, içine kapanırlar, kimseyle konuşmaz ve kendi kendine konuşup güler, yalnız insanlara bakışları keskin ve ürperticidir. İbadetlere karşı ise soğuk ve tembel davranırlar.

b. Büyü, sihir yapılanlar:

Bunlardaki belirtiler ise ümitsizliğe düşmek, halsizlik, tembellik, iktidarsızlık ve sevdiği insanlara karşı kin tutmak, rüyalarında yılan, köpek veya değişik hayvanlar görmek, ailesine karşı soğuk davranmak…

c. Sara hastalığına tutulanlar:

Sara (epilepsi) hakkında tabiplerin görüşleri: Genellikle şuur kaybı ile birlikte olan ve nöbetlerle giren bir sinir sistemi hastalığıdır. Tıpta, “epilepsi” olarak bilinir. Yine, bir sara nöbeti beyin fonksiyonunda kısa süreli bir bozukluk olarak tarif edilebilir. Bir grup beyin hücresi ani olarak elektrik deşarjı göstermekle nöbet ortaya çıkmaktadır. Nöbeti başlatan asıl sebebin ise sinir hücreleri arası akım geçişiyle vazifeli maddeler arası (nörotransmitterler) dengesizlik olduğu sanılmaktadır.

Sara, yaygın (büyük nöbet ve küçük nöbet) veya fokal (kısmî nöbetler) olabilir. Yaygın nöbetlerde şuur kaybı vardır. Fokal nöbetlerde şuur, sinir sisteminin bazı mesafelerinde kalabilir. Anormal elektrik deşarjı beynin belli bir bölgesindedir. Ancak komşu bölgelere yayılıp yaygın nöbete dönüşebilir. İşte bu hastalığa yakalanan kişiler hastalığını iyi yöneltmeli, iç dış etken olan şeytan ve cinlerin şerrinden koruyucu dualar okuyarak korunmalı ve hastalığını kafasına kesinlikle takmamalıdır. Çünkü insan ümitsizliğe kapılırsa, o zaman süfli cinlerin tuzağına düşmüş olur.

d. Vesvese hastalığına kapılanlar:

Vesvese hastalığının belirtileri şunlardır: Aşırı titizlik, beğenilmeme korkusu, sorumluluğunun dışına çıkarak yanlış işler yapması neticesi; telaşa kapılma, olmayan şeyleri sanki olmuş gibi düşünerek birçok olaylar onun gözünde oluyormuş gibi hissetmektir. Bunlardan bazıları: birileri arkadan gelecek hissi, üzerinde haşere var zannına kapılmak, korkunç rüyalar görmek ve bu gördüklerini olacakmış gibi tasavvur etmektir.

İşte bu kişiler, bulundukları hali yanlış değerlendirerek kendilerine büyü yapıldığı ve cin uğradığını sanırlar böylece hastalık sahibi olurlar. Bu konuya ait bilgi ve tavsiyeler “vesvese” bölümünde izah edildi.

e. Maneviyatsızlıktan dolayı evhamlı olanlar:

Bunların, ibadet yapmadıkları için gönülleri paslanır ve geçmişteki bazı olayları gündeme getirerek kendilerine sıkıntı yaparlar. Bu sıkıntılar karşısında kötü zan ve vehme dayanarak kendilerini cin çarpması ve ölümcül büyü yapılmış şüphesine kapılırlar; hâlbuki böyle bir şey yoktur. Sadece bu, o kişinin Rabb’inden uzaklaşıp namaz gibi farz olan ibadetlerini yapmamasından kaynaklanmaktadır.

Bunların belirtisi ise yersiz kaygılanmak, ümitsizliğe düşmek, tevekkül üzere olamamak, kendi hatalarını başkalarından sanmak, rüyalarında korkutulmak, yüksek yerlerden düşmek ve ibadetlerini huşu içinde yapamamak ve yaşama sevincini yitirmek…

f. Bedensel özürlü olanlar:

Bunlar bedensel özürlerinden dolayı diğer insanlar karşısında aşağılık kompleksine kapılır, eziklik hisseder, gelecekten kaygılanır ve ümitsizliğe düşer. Bu yüzden de tembellik, halsizlik unutkanlık, dalgınlık, tutukluk, sıkılma içine kapanma ve asosyal dışa kapalılık hali yani insanlarla diyolok ve ilişkiye kapalı olma gibi davranışlar gösterir.

g. Zihinsel özürlü olanlar:

Özür nedir? Özür, anatomik, fizyolojik, psikolojik ve sosyal bozukluklar sonucunda bireyin etkinliklerinde kalıcı azalma ya da kayıptır.

Özürlü kimseler, doğum öncesi veya doğum sonrası çeşitli nedenlerle psikolojik, bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal yeteneklerinde belli ölçüde fonksiyon kayba uğraması nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlamada ve günlük ihtiyaçları karşılamada türlü zorluklarla karşılaşır.

Özürlülükten korunmak içinevlenmeden önce bir sağlık kuruluşuna başvurarak özürlü çocuk sahibi olma riskinin bulunup bulunmadığı öğrenilmelidir.

Zihinsel özürlüler, anlama ve algılamada çocuk mesabesindedir. O nedenle duyguları ve buna bağlı davranışları çocukçadır. Bu insanlar; temizliklerine dikkat edemez, unutkandırlar, yaşlarının icap ettirdiği becerilerden de yoksundurlar.

Zihinsel özürlüler için yapılacak tedavi tıbbidir: Kimi aileler, zihinsel özürlü çocuklarının tedavisi için cinci, falcı, büyücü gibi adlarla tanınan duygu/inanç istismarcılarına gitmekte ve onların geçim kaynağı olmaktadır.

Bu kimselerin eğitim ve öğretimi ile meşgul olunmalı, devletin verdiği hizmetlerden yararlanması sağlanmalıdır: rehabilitasyon (iyileştirme), el becerisi kazandırma vb.

Zihinsel özürlülerin korunmaya ihtiyacı vardır. Her şeyden evvel onların sokakta zarar görmemeleri için tedbirler alınmalıdır. Bunun yanında da “hıfz ayetleri”, “koruma duaları” okunmalı ve Allah’tan yardım dilenmelidir.

Bunların maddi ve manevi korunmalarına dikkat edilmezse bunlara süfli cinlerin uğraması/musallat olması muhtemeldir. Pis olan yere haşerelerin geldiği gibi, maddi ve manevi temizliğe dikkat et(e)meyen kimselere de şeytan ve cinler musallat olabilir. Özellikle tuvalet ve banyoya girerken büyükler, besmele ile onların girmesinde yardımcı olmalıdır.

Cinlerin musallat olmasının belirtileri öfkelenme, bağırma, ağlama, terleme, ani hareket ve davranışlarda bulunma şeklinde ortaya çıkar.

2. Hasta Olunduğu Zaman Yapılacak Hususlar

İnsanlar kendisinde bir rahatsızlık duyduğu zaman, bunun bedenî mi yoksa ruhî bir rahatsızlık mı olduğunu iyi düşünmelidir. Hastalık bedeni ise yapılacak tek bir iş var: doktora gitmek.

Ancak hastalık bedeni değilse iki nedenden kaynaklanır: inanç eksikliği ya da cinlerin musallat olması.

Nitekim bedeni ayakta tutan sağlıklı bir ruhdur, ruh hiçbir zaman ölmez, yalnız hastalar, ruh hasta olunca beden de hasta olur. Bir çok kişi ruhen sıhatli olmadığından dolayı, bedenen hasta olmaktadır. Bu da gerçek olan dinden uzak olmanın sonucudur.

İnanç eksikliğinden kaynaklanan ruhi boşluk insanı bunalıma sokar, ümitsizliğe düşürür, hayattan zevk al(a)maz, elini bile kaldıramayacak ölçüde halsizleşir. Böyle insanlar veya yakınlarının yapacağı tek şey var: doğru kişilerden doğru zamanda doğru bilgi (İslam)leri öğrenmek, öğrenmesine yardımcı olmak. Bu hastalığı tedavi edecek şey, “içindeki bozuk inançları çıkarıp yerine sağlam inancı koymak, ibadetlerle ruhunu güçlendirmek ve manevi boşluğu gidermektir.”

Yok, eğer yukarıda da bahsettiğimiz gibi cinlerin musallat olmasından kaynaklanan bir hastalıksa yapılacak şey, itikadı, ameli sağlam bir bilgili kişiye müracaat edip şifa ayetlerini okumasını sağlamak, bununla birlikte kendisi de okumaktır.

Özetle söylemek gerekirse insan bedenini ve ruhunu hastalıklara karşı korumakla mükelleftir. Bedeni hastalıklara yakalanmamak için sağlık kurallarına uyulmalı, ruh hastalıklarından korunmak için sağlam bir inanç ve bu inancın gereği olan “salih amel”ler işlenmeli, cinlerin tasallutundan korunmak için de Allah’a sığınılmalıdır.

3. Rukye İle Tedavi (Okuyarak Tedavi)

Yüce Rabbimiz: “Biz Kur’an’dan, inananlar için, şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. (yani Kur’an olarak indirdiğimiz ayetlerin hepsi mü’minlerin maddi ve manevi her çeşit hastalıkları için şifadır.)” buyurmakta.[43]

İbn Hacer el-Askalanî, âlimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:

a.Allah Teala’nın kelamıyla (ayetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması;

b.Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde yapılması;

c.Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması[44]

Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üç çeşittir.

1.Mubah olan Rukye: Kur’ân-ı Kerim’den ayetlerle Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarıyla, Arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: “Resûlüllah (s.a.v.) son hastalığında “muavvizeteyn”i okuyup kendisine üflüyordu. Aişe (r.anha): Resûlullah Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum.” [45]

Yine Hz. Aişe (r.anha) Resûlüllah (s.a.v.)’ın hastalığından bahsederken şunları söylemektedir: “Resûlüllah (s.a.v.) yatağa düştüğü zaman, İhlâs sûresi ve “muavvizeteyn”in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını mesh etti”[46]

Ebu Leyla el-Ensarî (r.a.) anlatıyor: “(Bir gün) ben Resûlüllah (s.a.v.)’ın yanında otururken, Efendimize bir bedevi geldi: “Hasta bir erkek kardeşim var” dedi. Resûlüllah: “Kardeşinin hastalığı nedir?” diye sordu. “Kardeşimde biraz delilik var!” dedi. “Git onu bana getir!” buyurdular. Adam gitti kardeşini getirdi. Resûlüllah önüne oturttu. Fatiha-ı şerife Bakara suresinin başından ilk dört ayeti, ortalarından “Ve ila hüküm ilahün vahidün” Ayeti, Ayete’l-Kürsi, sonundan ise üç ayeti; Al-i İmran’dan bir ayeti ki bunun “şehidallahu ennahula ilahe illa hu” ayetinin olduğunu zannediyorum-A’raf suresinden bir ayeti; “inne rabbikumüllezi halaga” ayeti; Müminün suresinden bir ayeti; “ve men yedea ma allahi ilahen ahare la ber hane lehu” ayeti; Cin suresinden bir ayeti, “Ve ennehu taâla ceddü rabbina mattehaza sahiibeten veleden” ayeti, Saffât suresinin başından on ayeti, Haşir suresinin sonundan üç ayeti; Kulhüvallahu Ahad suresi, Muavvizateyn surelerini okuyarak ona afsun yaptığını işittim. Bunun üzerine bedevi ayağa kalktı. Tamamen iyileşmişti.” [47] (Yukarıdaki ayetler, ileride numaralarıyla beraber verilecek)

Yine “akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis varid olmuştur.”[48] Ve yine Resûlüllah (s.a.v.)’ın hastalanan bazı kimselere, “Mu’avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir.” “Ey insanların Rabbi olan Allah’ım hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver” [49]

Bu anlamda rivayet edilen hadisler çoktur. Bazı âlimler Resûlüllah (s.a.v.)’in; “Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur” (Buharî, Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında rukyenin caiz olmadığı kanaatine varmışlardır. Ancak diğer bazı âlimler de bu hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarf edildiğini, “Zülfikardan başka kılıç yoktur.” sözüne kıyas yaparak cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer hadislerde görüldüğü gibi, Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir. Yine; “İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta bir kötülük yoktur.” [50] buyurmaktadır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de geçen şifa ayetleri: (Tevbe Sûresi, 14.) (Yunus Sûresi, 17.) (Nahl Sûresi, 69.) (İsrâ Sûresi, 82. Şura) (Şuâra Sûresi 80.) (Fussılet Sûresi, 44.)

2.Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapçadan başka bir dille rukye yapması, demir, tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır. Cabir (r.a.)’den şöyle rivayet edilmektedir:

Resûlüllah (s.a.v.), rukye yapılmasını yasakladı. Amr ibn Hazm’ın çocukları gelip şöyle dediler: “Ya Resûlallah! Biz bir tür rukye yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk”. Resûlüllah; ona dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç yetirirse ona faydalı olsun.”[51] demişti. el-İzz b. Abdüsselam’dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz vermemiştir.

3.Şirk olan Rukye: Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Efsun, nazar boncukları ve muhabbet için yapılan muhabbet muskaları şirktir”[52]Yine başka bir hadisi şerifte: “Kim nazar değmesin diye bir şeyler (nazar boncuğu, eski ayakkabı, inek veya at kafası vb) asarsa, o şeyin korunması astığı (üzerine taktığı) şeylere havale edilir.”[53] buyrurmaktadır.

Okuma Yoluyla Tedavi ile İlgili Hadisler

Ebu Hizame (r.anh) anlatıyor: “(Bir gün) Resûlüllah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Tedavi için kullandığınız ilaçlar şifa isteğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne dersiniz, bunlar Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirip değiştirir mi ?” diye sormuşlardı. “Bu saydıklarınız da Allah’ın kaderindendir” diye cevap verdi.” [54]

· İbnu Abbas (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), humma’ya ve bütün ağrılara karşı şu duayı okumamızı öğretmişti: “Bismillahi’l-Kebiri eûzü billâhi’l-Azimi min külli ırkın na’arın ve min şerri harri’n nâr.” “Ulu Allah’ın adıyla, kanla kabaran her bir damardan ve ateş hararetinin şerrinden büyük Allah’a sığınırım.” [55]

· Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bir hastaya geldiği veya kendisine bir hasta getirildiği zaman şu duayı okurdu: “Ezhib’il be’se Rabbennasi, veşfi enteşşafi, Lâ şifâe illa şifâüke, şifaen, Lâ yuğadiru segamen” [56]Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen şafisin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senden hiçbir hastalığı hariç tutmayan şifa istiyoruz.

· Ebu Sâ’idi’l-Hudri (r.a.) anlatıyor. “Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) cinlerden ve insanın göz (değmes)inden (çeşitli dualar okuyarak) Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn (Nas ve Felak sureleri) nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terk etti.”[57]

· Yine Ebu Sa’idi’l-Hudri (r.a.) anlatıyor: “Cibril (a.s) Resûlüllah (s.a.v.)’ın yanına geldi ve: “Ey Muhammed, hasta mısın? diye sordu. “Evet!” cevabını alınca, Cibril aleyhisselam şu duayı okudu: “Bismillahi erkîke, min külli dâin yü’zîke ve min şerri külli nefsin ev aynin hâsidin. Allahu yeşfike, bismillahi erkîke. (Seni Allah’ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasetci gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah’ın adıyla sana dua ediyorum).”[58]

· Ebu’d-Derdâ (r.a.)’ın anlattığına göre, kendisine bir adam gelerek idrar tutukluğuna yakalandığını söyledi. O da adama: “Ben Resûlüllah (s.a.v.)’dan şöyle söylediğini işittim” dedi: “Sizden kim hastalanırsa şu duayı okusun: “Rabbunâ’llahu’llezi fi’s-semâî tekaddese ismüke, emrüke fi’s-semâî ve’l-ardı kema rahmetike fi’s-semâî fec’al rahmeteke fi’l-ardı. Vegfir lenâ hûbenâ ve hatâyânâ. Ente Rabbu’t-tayyıbîn. Enzil rahmeten min rahmetike ve şifâen min şifâike ala hâza’l vec’i fe yebreu.” (Ey huzuru semavatı dolduran Rabbim! Senin ismin mukaddestir. Senin emrin arz ve semadadır, tıpkı Rahmetin semada olduğu gibi. Arza da rahmetinden gönder ve bizim günahlarımızı ve hatalarımızı affet. Sen (kötü söz ve fiillerden kaçınan) bütün iyi kimselerin Rabbisin. Bu ağrıya, Rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifa indir, iyileşsin.” (Ebu’d-Derda (r.a.), adama) bu duayı okumasını emretti. O da okudu ve iyileşti.”[59]

· Osman İbnu Ebi’l-As (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah (s.a.v.)’a Müslüman olduğum günden beri bedenimde çekmekte olduğum bir ağrımı söyledim. Bana: “Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy ve şu duayı oku!” buyurdu. Dua şu idi:

Üç kere: “Bismillah” tan sonra yedi kere, “Bismillâhi eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidü ve ühâziru.” “Bedenimde çekmekte olduğum şu hastalığın şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınıyorum” diyecektim. Bunu birçok kereler yaptım. Allah Teâla hazretleri benden hastalığı giderdi. Bunu ehlime ve başkalarınasöylemekten hiç geri kalmadım.”[60]

· Hz. Ebu Sa’id (r.a.) anlatıyor: “Biz, (Resûlüllah (s.a.v.)’ın çıkardığı askeri) bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: “Obamızın efendisi Selim’i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda maharetini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım” dedi. Biz kendisine Resûlüllah (s.a.v.)’a sormadan (bu verdiklerine) dokunma!” dedik. Medine’ye gelince, durumu Ona söyledik. Aleyhissalatu vesselam:”Fatiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!” buyurdular.”[61]

· Adam kardeşini getirerek Efendimizin önüne oturttu. Efendimiz de ona “Fatiha suresi, Sure-i Bakara’nın başından dört ayeti” okudu. Ayrıca: “Bakara suresi 163, 164, 255, 256, 257, (Âyetel Kürsi) 284, (AmenerResûlü) -285, 286- ayetleri Âl-i İmran suresi 18. âyet, Araf suresi 34, 35, 56, 57, âyetler. Müminun suresi 116, 117, 118. ayetler. Cin suresi 1, 2, 3. ayet, Saffat suresi 1. ayetten 10. ayete kadar. Haşr suresi 22, 23, 24, ayetler. İhlâs, Felâk ve Nas surelerini okuyarak onu Allah’a emânet etti.”[62] Bunun üzerine o adam sanki hiçbir şikâyeti yokmuş gibi (sapasağlam) ayağa kalktı.

· Yine Hz. Enes (r.a.) den Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İtâatsiz azgın cinler üzerine Bakara suresindeki bu ayetten daha zor hiçbir ayet gelmez. (En çok bunlardan korkarlar.) Onlar da, Bakara suresi 163/164. ayetlerdir.”[63]

Şeytan ve Cinlerden Korunmak İçin:

· “Eûzu bivechil’lahil kerimi ve bikelimâtit’tammâtil’lâti lâyecûzü hünne bir’run vela facirun minşerrima halaga ve zerae ve berae ve min şerri ma yenzilu minessemai ve min şerri ma yeğrucu fiha ve min şerri mâzerae fil arzı ve min şerri ma yahrucu minha ve min şerri fitenilleyli vennehari ve min şerri küllü tarigın illa darigan yutragu bihayrin ya Rahman.”[64]

· Yine Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.): İbni Abbas (r.a.)ten Hasta olduğunda veya (bir yerinde) rahatsızlık olduğu zaman esas Kur’ân’ın temeli olan Fatiha’ya sarıl” buyurmuştur.[65]

· Abdülmelik İbni Ümeyr (r.a.)’den: Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.)şöyle buyurmuştur: “Fâtihatü’l-kitapta, her derde şifa vardır. Yine bir ihtiyacının yerine gelmesini istersen, Fatiha-yı şerifeyi sonuna kadar oku, inşallah ihtiyacın karşılanır.”[66]Yine: “Bir kimse, duasının kabul edilmesini, sıkıntısının giderilmesini istiyorsa, maddi sıkıntı içerisinde olan birisinin sıkıntısını gidersin.” [67] buyurmakta.

· Yine İbni Mesud (r.a.) şöyle buyurdu: “Bakara suresinin her hangi bir ayeti şeytanların ortasında okunsa mutlaka şeytanlar dağılıp gider. Yahut herhangi bir evde okunursa o eve şeytan girmez.”[68]

· Başka bir hususunda cinlerin manen yakılması; Şinvani adlı eserde tavsiye edilen, hasta (mecnun) kişinin kulağına, “yedi defa ezan, yedi defa Fatiha sûresi, birer defa da Felak, Nas, Âyetel kürsi, Haşır sûresi, lev enzelnadan sonuna kadar. 20-21-22-23-24 âyetleri, Saf sûresi” sonunakadar okunmalıdır. (Yakma, yüksek derecede sıcaklıktan uzaklaşma anlamındadır.)

Beden Hastalıkları İçin Okunacak Dualar:

· Nitekim bedeninde bir ağrı sızı belirtisi duyan kişilerin aklına ilk gelen şey büyü veya nazar mı oldu, düşüncesidir. Bu hususta Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kul fatiha ve âyete’l kürsi’yi bir evde okursa, o gün o eve hiçbir insan ve cinin nazarı değmez.”[69]

· Yine Efendimiz (s.a.v.): “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bilâh” kelimesini çok söyleyin. Zira bu kelimeler, en hafifi keder olan tam doksan dokuz zarar kapısını kapatır (ve kötülükleri def eder.)[70] buyurmaktadır.

· Resûlüllah (s.a.v.) buyurdular ki: Hastalanan bir kimsenin hasta olan uzvuna elini koyup: “Eûzübi izzetillâhi ve kudretihi minşerrima ecidü ve uhâzirû.” [71] duasınıyedi defa okuyun buyurmakta. Bir başka hadis-i şerifte: “Sizden biri bir elem, rahatsızlık duyduğunda elini acısını duyduğu yere koysun; Eûzübiizzetillahi ve kudretihi alâ külli şey’in minşerrima ecidü” [72] duasını yedi defa okumayı tavsiye etmiştir.

· İbn-i Ömer (r.a.)’den rivayetle: Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Cibril, bana, her hastalığa iyi gelecek bir ilaç öğretti. Ve bana şöyle dedi: Bu ilacı ben, levh-i Mahfuz’dan yazıp aldım. Tarifi şöyledir.”: Dam üzerinden akmamış olan yağmur suyunu bir kaba koyup. Ona yedi kere Fatiha, yedi kere “Ayetü’l-kürsi” yedi kere “İhlas” yedikere “Felak ve Nas” surelerini okusun. Sonra: “Lâ ilâhe illallahü vahdehu la şeriykeleh. Lehü’l-mülkü velehü’l-hamdü yuhyi ve yümiyt ve hüve hayyün la yemut biyedihi’l-hayr ve hüve âlâ külli şey’in kadir.”[73] Duasını okursun. Yedi ğün oruç tutar ve bu su ile iftar edersin. Başka bir rivayette: Resûlullah Efendimiz: Yukarıda ki, hadisi şerifte ki sureleri yetmiş er defa yağmur suyuna okursa: Nefsim yedi kudretinde Olan Allah’a yemin ederim, muhakkak Cibril bana geldi ve haber verdi ki: “Her kim, bu sudan arka arkaya yedi gün sabahları içerse, mu hakkak Allah sübhanehu ve te’ala, o suyu içen kimsenin vücudundaki bütün hastalıkları def eder. Ve onu hastalıktan afiyette kılar. Ve damarlarından, etinden, kemiğinden, bütün azalarından hastalığı çıkarır” buyurmaktadır.

· Alimlerimizin tavsiyesi: “Kim ki, sabah namazından sonra güneş doğmadan önce, 55 defa Fatiha suresini: Euzü besmele çekerek, bir kap içindeki suya okuyup yedi gün içip ağrıyan yerlerine sürürse:” O’kimse muhakkak şifa bulur. (Fatiha suresinin, 5,ci ayet’in manası düşünerek okunacak. ‘İyyakenağbüdü ve iyya kenesteın’ Manası; (Ey Rabbimiz!) “Yalnız sana (ibadet ve itaatle) kulluk eder ve ancak senden medet umar/yardım dileriz.”)

Rukye ile Tedavi Eden Kişide Aranacak Özellikler:

“Esârimü’l-Beddar” isimli eserin müellifi, Abdulvahid (rh.a.) tavsiyesi: Çok ağır olan hastayı okuyan kimsede olması gereken özellikleri şöyle belirtmiştir:

a. İslam üzere itikat ve ihlâs sahibi olması,

b.Allah’ın kelâmı olan ayetlerin, cinlere, şeytanlara tesir ettiğine inanması,

c. Cin ve şeytan hakkında bilgili olup şeytanın müdahale edeceği şeyleri bilmesi,

d.Kişinin evli olup haramlara dikkat etmesi ve yabancı bir kadınla baş başa kalmaması

e. Zikir ve korunma dualarına devam edip şeytanın sevmediği ibadetleriyapması,

f. Niyeti halis olup yapmış olduğu yardımın Allah için olması

Okumaya Başlamadan Önce Yapılacak Şeyler

a. Bulunmuş olduğu mekânı tedavi hâline hazırlayıp fotoğraf, nazar boncuğu gibi İslâm’a uygun olmayan şeyleri kaldırmak,

b. Okuyanın kendi tedavisi ile cinci, falcı ve büyücülerin yaptıkları tedavinin başka olduğunu onlara belirtmesi,

c. Hastaya ve ailesine itikat ve tevhid dersi vermeli, hastanın hâlini iyi teşhis edilip şeytan, cin, büyü, sara ve tıbbi durumunu ortaya çıkarmak,

d. Gayrimeşru şeylerden uzak olunması nefse hoş gelen müzik aletleri çalınmaması ve orada bulunanların hepsinin abdestli olması,

e. Tedavi olacak kadın ise tesettürlü olup yanında mahremi veya birden fazla kimsenin bulunması,

f. Okuyan kişi Allah Teâlâ’dan yardım isteyerek elini hastanın başı üzerine koyup okumalı; eğer okunan kadın ise kocasının elinden tutarak okunmalıdır.

g. Şeytan ve cinlere eziyet eden ve onları uzaklaştıran ayetleri; Yasin suresi, Âyetel kürsü, Cin suresi, Haşr suresi, Hümeze suresi ve Âla sureleri okunmalıdır.[74]

Tedavi konusunda insanlar üç sınıfa ayrılırlar.

1. Cin’in insan bedenine girmesini kabul etmeyenler. Bunlar; mevcut olan hususları yalanlamaktadırlar.

2. Haram usullerle tedavi etmeye çalışanlar. Bunlarda; Mâ’bud olan Rabbi inkâr etmektedir. Dolayısıyla bunlara gitmenin ve sözlerine inanmanın manen ne kadar zararlı olduğu ayet ve hadislerde bildirilmiştir.

3. Orta yol takip edenler. Bunlar; mevcut olan şeyi kabul edip Allah’a iman ederler. Şeytanın zarar vereceğini, cin çarpabileceğini kabul eder. Ancak her şeyden önce “bu duruma düşme nedenini iyi araştırır,” önce tıbbi çarelere başvurur, daha sonrada Allah’a ibadet etmek, dua okumak ve Onun yüce isimlerini zikretmek suretiyle; korunmak ve bertaraf etmeye inanır ve maddi karşılıksız yardım etmeye çalışırlar. En doğru olanı da budur, Allahu âlem.

Müfessiri Kiramdan Elmalılı Hamdi Yazır (rh.a.)’ın bildirdiği üzere, ‘ilimler iyiye kullanılırsa zehirden ilaç yapılır, kötüye kullanıldığı takdirde de ilaçtan zehir elde edilir.’

Ancak insanlar herhangi bir yoldan elde etmiş oldukları bilgileri, her ne kadar sihir ve büyü gibi zararlı yollarda kullansalar da Kur’an’ın ifadesiyle: “Yahudiler kadınla kocanın arasını ayıran şeyleri (kötü niyetle) öğreniyorlardı, (yani insanların aralarını bozmak için psikolojik baskı yaparak bozgunculuk yapıyorlardı.) Ama onlar, Allah’ın izni olmaksızın onunla hiçbir kimseye zarar verecekte değillerdi. Onlar böylece kendilerine fayda veren şeyleri değil de, zarar verecek şeyleri öğrendiler.”[75]Nitekim bu ayette belirtildiği üzere, Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse, kimseye zarar veremez. Bizler tüm kötülüklerden korunmamız için; önce dini vazifelerimizi öğrenip ibadetleri gönül hoşluğu ile yapmalı, daha sonra Allah’a tevekkül etmeliyiz.

4. Cinlerin Mahiyeti

Cin, Allah Teâlâ’nın emirlerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri varlıklardandır. Bunların da tıpkı insanlar gibi müminleri ve kâfirleri vardır. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), hem insanlara hem cinlere gönderilmiş bir peygamberdir. Allah’a ilk isyan eden varlık olarak bilinen “iblis” de cin taifesindendir.

Cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmışlardır. Cinler, çeşitli suretlere girmeye ve zor işleri yapmaya güçleri olan varlıklardır. Kısa zamanda bir yerden başka bir yere gidebilme özellikleri vardır.

Cinin varlığına Kur’an’dan deliller:

2. Allah Zül Celal Hz. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ey Muhammed! Kur’an’ı dinleyecek cinlerden bir topluluğu sana yöneltmiştir.”[76]

3. “Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimizi anlatan ve bugünle karşılaşmanızdan sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”[77]

4. “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah’ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!”[78]

5. Ey Muhammed! De ki: “Cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinlediği bana vahyolundu. Onlar şöyle demişlerdir: “Doğrusu biz, doğru yola götüren hayrete düşüren bir Kur’an dinledik de ona inandık.”[79]

6. “Gerçekten bir takım insanlar cinlerin bir takımına sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.”[80]

Sünnetten deliller:

1. Enes b. Malik (r.a.) der ki: Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Mekke dağlarına çıkmıştım. Bir ihtiyar, asasına dayanarak yanımıza geldi. Efendimiz (s.a.v.): “Sen cinlerin yürüyüşü ile yürüdün, sesin de keza öyle” buyurunca ihtiyar, evet dedi. Efendimiz (s.a.v.) ona “hangi cindensin?” diye sordu. “Ben Hametübnilhiyem’im” diye cevap verdi. Efendimiz (s.a.v.) “Üzerinden ne kadar zaman geçti?” diye sordu. “Kabil, Habil’i öldürdüğünde birkaç yaşında bir oğlan çocuğu idim. Küçük tepeler üzerinde hayvanları öldürürdüm, insanların arasını açardım.”diye cevap verdi. Efendimiz “Ne fena işle meşgul oluyormuşsun” diye buyurunca cin,”Yâ Resûla’llah! Bana sitem etme, zira ben Hz. Nuh (a.s.)’a iman edenlerdenim ve onun huzurunda tövbe ettim. İslam’a davet ettiği zaman ben Hz. Nuh’a isyan etmiştim. Nuh ağlayıp beni de ağlattı. Allah hakkı için o zamandan beri isyanıma nadimim, pişmanım. Hz. Hûd’a, Hz. İbrahim’e kavuşarak onlara da iman ettim. Nemrud Hz. İbrahim’i ateşe atarken onunla beraberdim. Hz. Yusuf, kuyuya bırakıldığı zaman ben onunla beraberdim, kuyunun aşağısına ondan evvel indim. Hz. Şuayb ve Musa ile beraber oldum. Hz. İsa’ya mülaki oldum. Bana buyurdu ki “Eğer Hz. Muhammed’e (s.a.v.) mülaki olursan benden ona selâm söyle. Ben onun selâmını tebliğ ediyorum. “Efendimiz (a.s.) selâmını alıp “Ya Hâmet, muradın nedir?” dedi. Cin, “Hz. Musa bana Tevrat’ı talim etti, Hz. İsa İncil’i öğretti, sen de Kur’an’ı öğret!” diye niyazda bulundu. Bir rivayette Efendimiz (s.a.v) ona on sure öğretti. Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonra mezkûr cin bir daha gelmedi.[81]

2. Enes (r.a.) rivayet ediyor! Peygamber (s.a.v.) helâya girdiği vakit: “Ya Rabbi dişi ve erkek cinlerin şerrinden sana sığınırım.” [82] derdi.

3. Selman el -Farisi anlatıyor; “Peygamberimiz (s.a.v) bizi kıbleye karşı küçük ve büyük abdest bozmaktan, sağ el ile taharet almaktan, taşlar ile taharet alırken taşların üçten aşağı olmasından ve bir de tezek ve kemik ile taharet almaktan nehiy etti.”[83] Tirmizi’de geçen rivayete göre: “Tezek ve kemik ile taharet almayınız, çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır.” buyurmuştur.

Yukarıda geçen ayetlerden anlıyoruz ki, Kur’an-ı Kerim’de cinler hakkında bir sure nazil olmuştur. Sahih hadisler ve tevatür derecesindeki kuvvetli haberler ile de cinlerin varlığı sabittir. Cinlerin varlığını inkâr eden, Kur’an’ı inkâr etmiş olacağından, İslam milletinden çıkar.

Fakat, “cinler görülür mü, görülmez mi.” Bunu da anlayıp bilmek lazım, imam-ı Şafii (rh.a), “Kim, ben cin gördüm derse onun şahadetini iptal ederiz” buyuruyorlar. Çünkü bu söz Allah (c.c.)’ın şu kavline terstir. “Muhakkak o (şeytan) ve kabilesi, sizi kendilerini göremeyeceğiniz yerlerden görürler.” [84] Bu ayet delildir ki, cinlerin hakikatleri görülmez, ancak temessül ederlerse görülebilirler. Ekseriyetle siyah köpek veya kedi, inek, deve, koyun, akrep yılan ve insan şeklinde görülebilirler.

Cinler yerine göre ammar, ervah, şeytan, ifrit gibi isimler de alırlar. Cinnin insan şeklinde gözüktüğü ayet ve hadis ile sabittir. Nitekim Bedir Savaşı’na çıkarken, şeytanın Sürake b. Malik suretinde Kureyşlilere geldiği ve “Ben sizin dostunuzum!” dediğini Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde haber veriyor. Peygamberimizi ortadan kaldırmak için toplananlara şeytan, Necidli bir ihtiyar şeklinde geldi.

Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Namazımı bozmak için dün bana bir ifrit musallat oldu. Allah’ın bana imkân vermesi ile onu yakaladım. Şu mescidin direklerinden birine bağlamayı murat ettim. Ta ki sabah hepiniz göresiniz. Sonra Süleyman (a.s.)’ın duası aklıma geldi. O “Yarabbi bana bir mülk ver ki, benden sonra kimseye verme” demişti. Ve Allah onu benden perişan bir şekilde defetti.” [85]

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor. “Bir gün namaz kılarken şeytan bana musallat oldu. Onu yakaladım ve boğazını elimle sıktım ve ağzından akan ıslaklığı hissettim.”

Cinlerin hakikatini göremeyiz. Eğer insan veya hayvan şeklinde gözükürlerse görebiliriz. Bu halde latif değil, cisimdir. Çünkü latif olan şey bağlanmaz, el ile öldürülemez. Yukarıdaki hadisler, cisim haline girdiklerine delildir. Bunlar gibi çok sayıda delil vardır. Biz burada bu kadarı ile yetindik.

Cinler üç sınıftır. 1. Kanatları vardır, kuş gibi havada uçarlar. 2. Yılan, akrep ve yer hayvanları (haşarat) şeklindedirler. 3. Diğer bir sınıf ki onlara hesap ve ceza vardır.

İbn-i Abbas (r.a.)’tan rivayet ediliyor; “Yılanları Allah (c.c.) o şekle sokmuştur, onlar aslen cin idiler. Beni İsrail’deki bazı insanların maymun ve hınzır olduğu gibi.” Peygamber Efendimiz bazı sahabeye “Medine’de bir grup cin Müslüman oldular. Evlerde görünen birine kim rastlarsa üç defa kendisine ihtarda bulunsun kaybolmaz bir daha zahir olursa öldürsün, çünkü ihtardan sonra çıkan ya şeytan, ya da kâfir bir cindir.” buyurmuştur.

Akamü’l Mercan da geçen bir haberde ise; İbn-i Zübeyr iki karış uzunluğundaki bir adam gördü ve nesin, kimsin diye sordu. O da, “Ben ‘cin’im.” dedi. Kamçısı ile ona bir vurdu. O kişi kaçıp gitti.

Cinler Allah’a itâat edip korkandan korkarlar:

Müslüman cinler kimseye zarar vermez; ancak inançlı olmayan cinler kimi zaman insanlara zarar verebilir. Müslüman olmayan cinlerin de Allah’tan korkan, ona itâat eden müminlere zarar vermediği ve hatta onlardan çekindiği şu hadisle sabittir:

Hz. Ömer (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına girmek için izin istemişti. O sırada Peygamberimizin yanında Kureyşli birkaç kadın vardı. Peygamber (s.a.v.) ile konuşuyorlardı ve seslerini onun sesinden fazla yükseltiyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) ‘in girmek için izin istediğini öğrenince telaşlandılar. Hz. Ömer (r.a.), izin verilip içeri girdiğinde Resûlüllah (s.a.v.) gülüyordu. Ömer (r.a.) “Allah seni daima güler yüzlü kılsın Yâ Resûlallah” dedi. Resûlüllah (s.a.v), “Yanımdaki şu kadınlara şaştım, senin sesini işitince kaçmaya başladılar” buyurdu. Hz. Ömer (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’e “Sen korkulmaya benden daha layıksın ey Allah’ın Resûlü” dedi ve sonra kadınlara dönerek, “Ey kendi kendilerinin düşmanları, benden korkuyorsunuz da Resûlüllah’tan nasıl korkmuyorsunuz?” diye çıkıştı. Onlar da “Evet, çünkü sen sert ve heybetli birisin!” dediler. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.), “Bırak ey Hattab’ın oğlu, ruhumu kabza-i kudretinde tutan Zat’a yemin ederim ki, şeytan bir yolda sana rastlasa mutlaka başka bir yola sapar”[86] buyurdu.

5. Nazar ve Haset

“Nazar”ın Varlığına Dair Ayetten Delilleri:

· Allah Teâlâ Hz. Kur’ân’ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Doğrusu o kâfirler Kur’an’ı işittikleri vakit az kalsın gözleri ile seni devireceklerdi.”[87]

Fahreddin Razi ve Hazin’in beyanlarına göre Beni Esved kabilesinden gözünün değmesi ile meşhur kişileri müşrikler Resûlüllah’a baktırırlardı. Bu ayet bu hususta nazil olmuştur.

· “Ve (Yakup (a.s.) dedi ki: Oğullarım! (Mısır’a) bir kapıdan girmeyin ayrı ayrı kapılardan girin; ama ben (ne yapsam) Allah’ın takdir ettiği hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Hüküm yalnız Allah’ındır. “Ben ancak Ona dayanıp güvendim. Tevekkül edenlerde yalnız Ona dayanıp güvensinler..”[88]

Yakup (a.s) oğullarını Bünyamin ile beraber Mısır’a doğru yola çıkarmak için hazırladığında onlara hepsinin bir kapıdan girmemelerini başka kapılardan girmelerini emretti. Çünkü Yakup (a.s.) onlara göz değmesinden korkmuştur. Muhakkak ki göz değmesi haktır. Biniciyi atından düşürür.

Ama ben (ne yapsam) Allah’ın takdir ettiği hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Yani bu sakındırma Allah’ın kader ve kazasını elbette geri çevirmez. Çünkü Allah bir şey dilerse ona karşı gelinmez ve engel olunmaz.

Sünnetten Deliller:

· Ebu Hüreyre (r.anh)’den: Resûlüllah (a.s.)’ın: “Göz değmesi (nazar) haktır” [89] dediği rivayet edilmiştir. Buhari dışındaki rivayet: “Dövme yapmayı da yasakladı” ziyadesi vardır.

· Hz. Aişe (r.anhâ) anlatıyor: Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Gözü değene (kişi) abdest alması emredilir, onun abdest suyu alınır, bununla göz değmesine uğrayan (kişi) yıkanırdı.”[90]

· Muhammed İbnu Ebi Ümame İbni Sehl İbni Hanif, babasından şunları işittiğini anlatmıştır: “Babam Sehl (r.anh) (Cuhfe yakınlarındaki) Harrâr adlı mevkide yıkandı. Üzerindeki cübbeyi çıkardı. Bu sırada Amir İbnu Rebi’a ona bakıyordu. Sehl, bembeyaz bir tene, güzel görünüşlü bir cilde sahipti. Amir: “Ne bugünkü bir manzarayı, ne de böylesine ancak çadıra çekilmiş bakirede bulunabilen bir cildi gördüm.” dedi. Sehl daha orada iken hummaya yakalandı ve rahatsızlığı şiddetlendi (ve yere yıkıldı). Durum Resûlüllah (a.s.)’a haber verildi ve: “Başını kaldırmıyor” dendi. Hâlbuki Sehl orduya kaydedilmişti. “Yâ Resûlallah o, sizinle gelemez, vallahi başını bile kaldıramıyor!” dediler. Aleyhisselam: “Onunla ilgili olarak herhangi bir kimseyi itham ediyor musunuz?” diye sordu. “Amir İbnu Rebi’a var” dediler. Resûlüllah, onu çağırtıp kendisine kızdı ve: “Sizden biri niye kardeşini öldürüyor? Niye bir “Bârekallah!” demedin? Onun için abdest al!” buyurdu. Bunun üzerine Amir yüzünü, ellerini, kollarını, dizlerini ve ayaklarının etrafını ve izârının içini bir kaba yıkadı. Sonra, bir adam bu suyu onun (Sehl’in) üzerine arkasından döktü; Sehl, o anda iyileşti.”[91]

4) Ümmü Seleme (r. anha) anlatıyor; Resûlüllah evinde yüzü sararmış bir cariye gördü ve “Bunu çarpmışlar, bunda göz değmesi var” buyurdu [92]

5)İbnu Abbas (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah (a.s.) buyurdular ki: “Göz değmesi haktır. Eğer kaderi (delip) geçecek bir şey olsaydı, bu, göz değmesi olurdu. (kaderi değiştirirdi). Yıkanmanız talep edilirse yıkanıverin.” Ahmet, Tirmizi, Nesei’nin rivâyetinde de;Esma binti Umeys (r.anha) şöyle buyurdu; “Ya Resûlallah Cafer oğullarına nazar isabet ediyor. Onlara okuyayım mı?” Efendimiz (s.a.v.): “Evet, Allah’ın takdirini geçecek bir şey olsaydı nazar olurdu”[93] buyurdular.

6) Câbir (r.a.)den: Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Nazar insanı kabre, deveyi de kazana koyar.”[94]

7) Câbir (r.a.)’den: Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu; “Allah’ın kaza ve kaderinden sonra ümmetimden ölenlerin ekserisi nazardandır.” [95]

9) Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsan kardeşinde, kendi nefsinde ve malında bir acayiplik gördüğü zaman dua etsin (Maşallah, Bârekkallah gibi sözler söylesin), çünkü nazar haktır.” [96]

10) Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.): “Hz Hasan ile Hüseyin’i okur ve İbrahim (a.s.), İsmail (a.s.) ile İshak (a.s.) da böyle okurdu” [97] buyurdu.

Bu delillerden anlaşılıyor ki;

a) Haset, Kur’an ve sünnet ile sabit bilinen bir gerçektir.

b) Haset, insandan olduğu gibi cinlerden de olabilir.

c) Haset, etme bakımından gören ile görmeyen müsavidir.

d) İnsan kendi nefsini malını ve evladını nazar eder.

e) Hasedin şerrinden Allah’a sığınmak lazımdır.

f) Hasedin şerrinden korunmak için ön tedbirler almak lazımdır.

Hasedin Sebepleri:

1) Düşmanlık ve Buğuz: Allah (cc) bu hususta Kur’an-ı Kerim’inde açık olarak beyan ediyor: “Onlar sizinle karşılaştıkları zaman; inandık derler. Kendi başlarına kaldıklarında size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki; kin ve öfkenizden (çatlayın) ölün, şüphesiz Allah göğüslerin özünü bilir.”[98]

2) Büyüklük: İlim, mal ve rütbe bakımından kendisinden üstün kimsenin olmasını istemez. Olursa haset eder, tahammül edemez. Belki kendisi kadar olmasına tahammül edebilir. Fakat kendisinden üstün olmasına tahammül edemez. Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup sizde olmayanı bir eziklik duyarak) arzulamayın, erkeklere kendi kazandıklarından bir pay olduğu gibi, kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. (Çalışarak) Allah’ın lütfundan isteyin. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir.”[99]

3) Kendini Beğenmek: Kendisinden başkasını beğenmemek, insanın küfre gitmesine dahi sebep olur. Şeytan kibirlendiği için Allah’ın rahmetinden kovuldu. Allah (cc) şöyle buyuruyor: “(Şunu da) hatırla ki, biz meleklere; Âdem için secde edin demiştik ve onlar da secde etmişlerdi, ancak iblis (etmedi) ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim, dedi.”[100]

4) Acayip Görmek: insanın yakın akrabası, arkadaşı veya tanıdığı bir kimsenin hiç ihtimal yokken birden âlim, zengin veya mevki sahibi olduğunu görünce taaccübünden kıskanır, haset eder.

5) Bir Şeyin Elinden Gitmesinden Korkmak: Bir hocanın, talebesini kendisinden fazla sevmesinden veya kendisinden fazla onun gözüne girmesinden korkmak, Yusuf (a.s.)’un kardeşleri arasında veya bir şeyhin müritleri arasında olan kıskançlık gibi.

6) Reislik Sevgisi: Kendisinden başka kimseden söz edilmesini istemez; sadece kendisinden bahsedilmesini, kendi ilminden kendi fenninden bahsedilmesini ister. Başkasının iyiliğinden bahsedilse üzülür, kıskanır, kötülüğünden bahsedilse sevinir. Zamanında ondan üstün insan olduğunun söylenmesine tahammül edemez.

7) Adî Nefisli Olmak: Düşmanlık, buğz ve kendini büyük görmeden bütün arkadaşlarını iyiliklerinden dolayı kıskanır. Kimsenin iyi ameline, işine, parasına tahammül edemez, onları kıskanır. Bu tür insana da halk arasında kıskanç denir.

Hasetten ve Nazardan Korunmanın İlacı

Enes (r.a.) rivayet ediyor;Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

a) “Kim acayip bir şey gördüğünde, “Maşallah La kuvvete illa billâh” derse ona zarar vermez”

b)Ebu Sâ’idi’l-Hudri (r.anh) anlatıyor. ” Resûlüllah(a.s.) cinlerden ve insanın göz değmesinden (çeşitli dualar okuyarak) Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn (Nas ve Felak sureleri) nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terk etti.”[101]

c) Fatiha ve Ayete’l – Kürsi’yi okuyana da cinlerin zararı ve insanın nazarı isabet etmeyeceği hadisi şeriflerde bildirilir.

Haset ve Nazar Olmuşsa Nasıl Tedavi Edilir?

a) Eğer haset eden biliniyorsa elleri dirseklere kadar, yüzü, ayakları ve izarının altı yıkanır. Haset olunmuş kişi onunla banyo yapar.

b) Cinli hasta tedavisinde verdiğimiz dualar okunur.

c) Hz. Hasan ile Hüseyin rahatsızlanmıştı da Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e geldi ve Efendimizi hüzünlü buldu. Sebebini sorunca Efendimiz (s.a.v.)’i tasdik etti ve nazar haktır dedi ve bazı kelimeler öğreteyim, onlarla oku dedi. Efendimiz (s.a.v.) “Nedir onlar” dedi. Cebrail (a.s.): “Allahümme zâilisultanil azımi ve ümennil gadimiz’zel vucuhülkerimi veliye inne kelimatit’tammati veddeğvati müstecabati afel Hasene vel Hüseyin” diye okudu. Efendimiz (s.a.v.) öyle, okudu Hasan ve Hüseyin kalkıp oynamaya başladılar.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Bu sığınmakla yani bu kelimeleri okumakla Allah (c.c.)’a sığının, çünkü bunların misli yoktur.”[102]

d)Ebu Sâ’idi’l-Hudri (r.anh) anlatıyor. Resûlüllah (a.s.) cinler ve insanların göz değmesinden (çeşitli dualar okuyarak) Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn (Nas ve Felak sureleri) nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terk etti.”[103]

İnsan nazardan korunmak için nazarlık veya manası belli olmayan yazıları takması caiz olmaz, haramdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Temime ( nazarlık) takmak şirktir.” buyurur, İmam-ı Ahmed, bu hadisin ravileri sikadır, yani kendine güvenilir zatlardır buyurdu.

Yine Ebu Sa’idi’l-Hudri (r.anh) anlatıyor: “Cibril aleyhisselam Resûlüllah Efendimiz (a.s.)’ın yanına geldi ve:”Ey Muhammed, hasta mısın?” diye sordu. “Evet!” cevabını alınca, Cibril aleyhisselam şu duayı okudu: “Bismillahi erkîke, min külli dâin yü’zîke ve min şerri külli nefsin ev aynin hâdisin. Allahu yeşfike, bismillahi erkîke. (Seni Allah’ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasetçi gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah’ın adıyla sana dua ediyorum).”[104]

Hz. Ali (r.a.)’den rivayetle Peygamberimiz (s.a.v.): “Bismillah” deyip helâya girdikleri zaman insanoğullarının avret yerleri ile cinlerin gözleri arasında perde olur.”[105] buyurmuşlardır.

Enes (r.a.)’in rivayet ettiği başka bir hadiste “İnsanın elbisesini çıkardığı zaman: “bismillah ellezi la ilahe illahu” demesi “cinlerin insanın avret yerini görmemelerine sebep olur.” buyurmaktadır. (İbnüssunni) “Bismillahi’l- hâkim” insanın elbisesini çıkardığı zaman cinler ile kendisi arasına perde olur.[106]

Dualar helâya ve hamama girmeden evvel okunmalıdır; çünkü böyle yerlerde dua okunmaz. Ancak unutmuşsa dilini oynatmadan kalbinden okuyabilir.

Müslüman, Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu tavsiyelerine uyar ve ona göre yaşarsa hem Efendimiz (s.a.v)’e ittiba ile sevap kazanır, hem cinlerin şerrinden kendini korur hem de gözükmesini istemediği avret yerini cinler görmez.

Hâsılı diyeceğimiz o ki, Allah Teâlâ her canlıyı ayrı ayrı özellikte yaratmış ve bunlardan insanlara yararlı ve zararlı olanlarını; Kur’an-ı Kerim’de bildirmiş, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ayetleri insanların anlayabileceği bir şekilde açıklamış ve bizzat yaşamış, biz ümmetlerine örnek olmuştur.

Müslümanlar, dinlerini de dünyalarını da doğru kaynaklardan öğrenmelidir. Uygulanmayan bilgi yok gibidir, hatta sahibine zarar da verir. Kim doğru kaynaklardan öğrendiği bilgilerle amel ederse Allah ona bilmediklerini öğretir.

Ayrıca farz olan ibadetler vakti gelince yapılmalı ve nafile ibadet olan dua ve zikirleri yaparak manen güç kazanılmalıdır. (Tavsiye edilen “reçete” mahiyetindeki hadislerin kaynakları bahsi geçen “zikir” konularda verilmiştir.)

 

 

 

Kaynakça :

 

[1] Mâide Sûresi, 5/ 90

[2] Hakim, Müstedrek: 1/8, Ahmed İbn-i Hanbel: 2/429

[3] Müslim, Selam 125

[4] Neseî, Tahrim, 19

[5] Buhari, Vesâye, 23

[6] A’râf Sûresi, 7/ 188

[7] En’am 6/ 59; Tövbe 9/105; Ra’d 13/9; Neml 27/65.

[8] Müslim, Selam, 125; İbn Mâce, Taharet, 102 (Diyanet vakfı ilmihali II İslam ve toplum. 2005)

[9] İlmihal C. 2 S. 146. (İslam ve toplum)

[10] Bakara Sûresi, 2/ 102

[11] En’âm Sûresi, 6/ 125

[12] Ali el Muttaki: 7/ 813 No: 21533

[13] Beyhaki, Şuabül İman, 6 (76-77, No: 7542

[14] Bakara Sûresi, 2/ 2

[15] Şûra Sûresi, 42/ 38

[16] Mslim, Selam; 63

[17] Fussilet Sûresi, 41/ 44

[18] Hem ruhâni marazlara, hem de cismânî hastalıklara şifadır. (Beydavi)

[19] İsra Sûresi, 17/ 82; Feyzü’l Fur’kan Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali

[20] Câsiye Sûresi, 25/ 20-21

[21] Şer’hi Mültega, C. 1 S. No: 281; Ebû Davud Talak 3

[22] Fatiha Sûresi, 1/ 4

[23] Müslim Mescid, 33

[24] Sahih-i Müslim Terc,C, 1 Kitbül iman Bab 38, S. No; 375

[25] Müslim Selam: 25

[26] Buhari, Tıp 51; Müslüman, Cum’a 47; Ebu Davud, Edeb 56; Tirmizi, Birr 79

[27] Nesai Tahrim: 9

[28] En’am Sûresi, 6/ 112

[29] Sahih-i Müslim Terc,C, 9 Kitbül kain. Bab 35, S. No; 679 H, No:123

[30] K. SitteTerc ve Şerhi.C. 17, Sh, 456. H, No:1039; İbni Mace, C. 10, S 256. H, No:3443

[31] Sad Sûresi, 38/ 41. Müminun Sûresi, 23/ 97-98. Saffat Sûresi, 37/ 7.

[32] Fethurrabbânî (A. Kadir Geylaninin Sohbetleri)

[33] Câmi’ü’s-Sağîr, c: 3, 3775

[34] Felâk Sûresi, 113/1-2-3-4-5.

[35] Nesâî, İsti’âze 1, (8, 250-253).

[36] Ramuz-El- ehadis S. 551/2, Tirmizi, Tıp: 16

[37] Ramuz-El- ehadis S. 231, H. No: 14; Deylemi.

[38] En’am Sûresi, 6/ 125

[39] Fethurrabbani S. No 263

[40] Ebû Davut 1/5757

[41] Bakara Sûresi, 2/ 222.

[42] Buhari, Tevhid 15, 35; Müslim, Zikr 2, (2675), Tevbe 1, (2675).

[43] Hem ruhâni marazlara, hem de cismânî hastalıklara şifadır. (Beydavi)

[44] Fethu’l-Barî X, 206.

[45] Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51–52.

[46] Buharî, Tıb, 39.

[47] Kütüb-i Sitte /7018

[48] Buharî, Tıb, 33

[49] Buharî, Tıb, 37

[50] Müslim, Selam, 64.

[51] Müslim, Selam, 63.

[52] Ebu Davud, Tıb, 17; İbn Mace, Tıb, 39; Ahmed b. Hanbel, I, 381.

[53] Nesai Tahrim, 19

[54] K Sitt Tıp Bölümü

[55] Kütüb-i Sitte, 3996

[56] Kütüb-i Sitte, 3997

[57] Kütüb-i Sitte, 3999

[58] Kütüb-i Sitte, 4000

[59] Kütüb-i Sitte, 4001

[60] Kütüb-i Sitte, 4002

[61] Kütüb-i Sitte, 4003

[62] Hâkim, Müstedrek, 4/413. (Ruhul Furkan 1/165) K, Sitte, 7018.

[63] Deylemi Müsned’i Firdevs 3/385 H. No :5177

[64] Berika; Tıbbı Nebevi.

[65] Tefsiri Kurtubi 1/113

[66] Darimi Fezailil Kur’ân:12 Ruhul Furkan:1/64. Ata (r.a.)

[67] Ahmed bin Hambel; İbni Ömer (r.a.)

[68] Ruhul Furkan 1/117. Suyuti d. Mensur.

[69] Deylemi; Hâkim, Müstedrek, 4/413. (Ruhul Furkan 1/165) K, Sitte, 7018.

[70] Ramuz, C. 1, S. 239 H No: 976

[71] Süneni Tirmizi, Nuska, C. 12, Sh, 12. H, No: 3512

[72] Kaab ibn Mâlik (R.Ehadis, S. 65/ Hadis No: 8)

[73] Kütüb-i Site, 11/3998

[74] Esârimül Beddar. (Abdul Vahid BAĞLİ)

[75] Bakara Sûresi, 2/ 102.

[76] Ahkaf Sûresi, 46/ 29

[77] En’am Sûresi, 6/ 130

[78] Rahman Sûresi, 55/ 33

[79] Cinn Sûresi, 72/ 1

[80] Cinn Sûresi, 72/ 6

[81] Hayat-ül Hayvan

[82] Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei.

[83] Müslim, Ebu Davud.

[84] Â’raf Sûresi, 7/ 1

[85] Sahihi Buhari.

[86] Buhari, Müslim

[87] Kalem Sûresi, 68/ 51

[88] Yusuf Sûresi, 12/ 67

[89] Buhari, Tıbb 36, Libas 86; Müslim, Selam 41, (2187); Ebu Davud, Tıbb 15, (3879).

[90] Ebu Davud, Tıbb 15, (3880).

[91] Muvatta, Ayn 1, (2, 938).

[92] Buhari

[93] Müslim, Selam 42, (2188); Tirmizi, Tıbb 19, (2063).

[94] Keşfü’l- Hafâ, 2: 76 (Ebu Naim’den naklen)

[95] Buhari

[96] İbn-i kesir

[97] İbn-i Kesir

[98] Al-i İmran Sûresi, 3/ 119

[99] Nisâ Sûresi, 4/ 32

[100] Bakara Sûresi, 2/ 34

[101] Tirmizi, Tıbb 16, (2059); İbnu Mace, Tıbb 33, (3511).

[102]İbni Kesir, C. 4, S. 411.

[103] Tirmizi, Tıbb 16, (2059); İbnu Mace, Tıbb 33, (3511).

[104] Müslim, Selam 40, (2186); Tirmizi, Cenaiz 4, (972).

[105]Tirmizi, Ahmed

[106]İbnüssuni, Taberanni



Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.