25 Kasım Cumartesi
hava durumu

Büyük Bir Îman İmtihânı TEBÜK SEFERİ

Büyük Bir Îman İmtihânı TEBÜK SEFERİ Büyük Bir Îman İmtihânı: . TEBÜK SEFERİ (Receb 9 / Ekim-Kasım 630) . Tebük, Medîne ile...
Bu Haber 10 Ocak 2013 01:41 Yayınlandı

Büyük Bir Îman İmtihânı:

.

TEBÜK SEFERİ (Receb 9 / Ekim-Kasım 630)

.

Tebük, Medîne ile Şam’ın tam ortasında bir şehrin ismi olup oraya yapılan sefer, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in iştirâk ettiği son sefer olmuştur.

.

Bu sefer, Mûte Harbi’nin bir devâmı gibidir. Bizans imparatoru, Mûte Harbi’nin kendisinde bıraktığı tesir sebebiyle, vakit geçip müslümanlar daha fazla kuvvetlenmeden bütün Arabistan’ı istîlâ etmek niyetinde idi. Bunun için de hristiyan Araplar’ı kullanmak istiyordu. Buna namzet gördüğü Gassânîler de zâten böyle bir hareket için çoktan hazırdılar. Durum bu safhada iken Medîne’ye gelen ticâret kervanları, düşmanın hazırlıklarını müslümanlara bildirerek çok yakında beldelerinin hücûma uğrayacağını söylediler.

.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umûmî bir seferberlik îlân etti. O âna kadar yapılan askerî faâliyetler gizli tutulur, düşmanın bunu öğrenmesi istenmezdi. Fakat Tebük Seferi’nde durum farklı oldu. Zîrâ yaz mevsiminin en sıcak günleriydi. Düşman kuvvetli, gidilecek yer uzaktı. Üstelik o yıl Medîne’de vâkî olan kıtlık sebebiyle müslümanlar iktisâdî bakımdan da zor durumda idiler.312

.

Bütün bunları fırsat bilen münâfıklar, yine eski fitnelerine dönerek mü’minlerin hâlet-i rûhiyelerini bozmaya kalktılar. Baş münâfık Abdullâh bin Übey:

“–Muhammed, Roma Devleti’ni çocuk oyuncağı mı sanıyor? Ben O’nun, ashâbıyla birlikte esir düştüğünü gözlerimle görür gibiyim!” diyordu.

Bir kısım münâfıklar da:

“–Böyle bir sıcakta sefere çıkılır mı?” demeye başladılar. Bunlara cevâben âyet-i kerîmede şöyle buyruldu:

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ

“Allâh’ın Rasûlü’ne muhâlefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allâh yolunda cihâd etmeyi çirkin gördüler de; «Bu sıcakta sefere çıkmayın!» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!” (et-Tevbe, 81)

Bedevîlerden bâzıları da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e uydurma mâzeretler ileri sürerek izin aldılar. Bunu âyet-i kerîme şöyle haber vermiştir:

وَجَاء الْمُعَذِّرُونَ مِنَ الأَعْرَابِ لِيُؤْذَنَ لَهُمْ وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Bedevîlerden (mâzeretleri olduğunu) iddiâ edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allâh ve Rasûlü’ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem verici bir azâb erişecektir.” (et-Tevbe, 90)313

Bundan sonra Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlerle münâfıkların birbirlerinden ayırdedilmesi için açık kıstaslar koydu:

لَوْ كَانَ عَرَضًا قَرِيبًا وَسَفَرًا قَاصِدًا لاَّتَّبَعُوكَ وَلَـكِن بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ وَسَيَحْلِفُونَ بِاللّهِ لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنفُسَهُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

(Ey Rasûlüm!) Eğer yakın bir dünyâ menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, (o münâfıklar), mutlakâ Sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar; «Gücümüz yetseydi mutlakâ sizinle berâber çıkardık!» diye kendilerini helâk edercesine Allâh’a yemîn edecekler. Hâlbuki Allâh, onların kesinlikle yalancı olduklarını biliyor.” (et-Tevbe, 42)

لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ

(44)

إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَارْتَابَتْ قُلُوبُهُمْ فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ

(45)

(Ey Rasûlüm!) Allâh’a ve âhiret gününe îmân edenler ise malları ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) Sen’den izin istemezler. Allâh takvâ sâhiplerini pek iyi bilir. Ancak Allâh’a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şüpheye düşüp (bu)şüpheleri içinde bocalayanlar Sen’den izin isterler.” (et-Tevbe, 44-45)

Münâfıklar sefer için hiçbir hazırlık yapmamışlardı. Bu da onların harbe niyetlerinin olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Cenâb-ı Hak buyurur:

وَلَوْ أَرَادُواْ الْخُرُوجَ لأَعَدُّواْ لَهُ عُدَّةً

(Rasûlüm!) Eğer onlar (Sen’inle birlikte harbe) çıkmak isteselerdi, elbette bunun için hazırlık yaparlardı…” (et-Tevbe, 46)

Münâfıkların böyle gün yüzüne çıkıp orduya iştirâk etmemeleri bir lutf-i ilâhî idi. Nitekim Abdullâh bin Übey, bu seferde de Uhud’da yaptığını yaparak geri dönmüştür. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَلَـكِن كَرِهَ اللّهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُواْ مَعَ الْقَاعِدِينَ

(46)

لَوْ خَرَجُواْ فِيكُم مَّا زَادُوكُمْ إِلاَّ خَبَالاً ولأَوْضَعُواْ خِلاَلَكُمْ يَبْغُونَكُمُ الْفِتْنَةَ وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ

(47)

“…Allâh onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu. Onlara: «Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) berâber oturun!» denildi. Eğer sizinle (onlar da harbe) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir faydaları olmazdı ve mutlakâ fitne çıkarmak isteyerek aranızda dolaşırlardı. İçinizde, onlara iyice kulak verecekler de vardır. Allâh zâlimleri gâyet iyi bilir.” (et-Tevbe, 46-47)

Daha şimdiden bozgunculuk çıkaran münâfıklar, gerçekten harp esnâsında öyle zararlı oluyorlardı ki, fitne, yalan, iftirâ ve korkaklıklarıyla bütün İslâm ordusunun huzûrunu bozuyorlar ve âdeta her biri bir çıbanbaşı gibi mü’minlere ıztırap veriyordu. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk’ın lutfu erişti de münâfıkların bu sefere katılması, o seferin ihtivâ ettiği pek çok meşakkatin gözlerini korkutması netîcesinde mümkün olmadı. Ashâb, onların fitnesinden halâs oldu.

Münâfıklar, birer mâzeret uydurarak harpten izin istiyorlardı. Bu izin meselesini de o kadar ileri götürdüler ki, bâzıları, oralarda Rum kızlarını görerek fitneye düşebileceklerini ifâde etmekten bile çekinmedi. Böylece gûyâ sûret-i haktan görünüp münâfıklıklarını gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak Allâh Teâlâ, onların bu hâllerini de açığa vurdu:

وَمِنْهُم مَّن يَقُولُ ائْذَن لِّي وَلاَ تَفْتِنِّي أَلاَ فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُواْ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ

“Onlardan öylesi de var ki; «Bana izin ver, beni fitneye düşürme!» der. Bilesiniz ki onlar, zâten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri mutlakâ kuşatacaktır.”(et-Tevbe, 49)

Bir taraftan münâfıkları acı azâbıyla tehdîd eden Cenâb-ı Hak, diğer taraftan onların tesirinde kalıp da biraz gevşemiş bulunan mü’minleri de îkâz ediyordu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِي

(38)

إِلاَّ تَنفِرُواْ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

(39)

“Ey îmân edenler! Size ne oldu ki; «Allâh yolunda savaşa çıkın!» denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? (Yoksa) dünyâ hayâtını âhirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat (biliniz ve unutmayınız ki), dünyâ hayâtının (geçici) faydası, âhiretin (ebedî faydası) yanında pek azdır. Eğer (gerektiğinde harbe) çıkmazsanız, (Allâh), sizi pek elem verici bir azâb ile cezâlandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir. Siz(harbe çıkmamakla) O’na bir zarar veremezsiniz. Allâh her şeye kâdirdir.” (et-Tevbe, 38-39)

انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ

(Ey mü’minler!) İster zor, ister kolay gelsin (Allâh yolunda) harbe çıkın! Mallarınızla ve canlarınızla Allâh yolunda cihâd edin! Eğer bilirseniz, bu sizin için (elbette ki)daha hayırlıdır.” (et-Tevbe, 41)

Bu îkazlar üzerine, mü’minlerde büyük bir canlanma oldu. Gönüllerdeki gevşeklik, yerini nedâmet dolu bir hamleye bıraktı. Coşkun bir îman seferberliği başladı. Çünkü düşmanın İslâm ülkesine hücûmu durumunda cihâd, farz-ı ayın idi ve bütün mü’minler buna riâyetle mükellefti. Ancak bu farzla mükellef kılınmayıp cihâddan muaf tutulabilecek olanlar ise âyet-i kerîmede şöyle bildirildi:

لَّيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء وَلاَ عَلَى الْمَرْضَى وَلاَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ مَا يُنفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُواْ لِلّهِ وَرَسُولِهِ مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“Allâh ve Rasûlü’ne samîmiyetle bağlılıkları devâm ettiği sürece (ve insanlara öğüt verdikleri takdirde), zayıflara, hastalara ve (muhârebe için) harcayacak bir şey bulamayanlara günah yoktur. İhsan sâhiplerinin aleyhine bir yol (mes’ûliyet)yoktur. Allâh, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (et-Tevbe, 91)

Âyet-i kerîmenin beyânına göre, harpten muaf olanlar, memleketlerinde fitneye meydan vermez, yalan haberler yaymaz, harbe iştirâk etmiş bulunan mücâhidlerin âilelerine yardımcı olur ve amel-i sâlih işlerlerse, muhârebeye katılamamaktan dolayı kendilerine bir günah yazılmaz. Ancak bunların harbe iştirâklerini yasaklayan herhangi bir emir de sâdır olmadığından, arzu ederlerse, orduya yük olmamak şartıyla harbe iştirâk edebilirler.

Tebük Seferi’ne hazırlıkların yapıldığı esnâda ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Allâh yolunda canlarını fedâ edebilme seferberliğine çıkmanın ulvî heyecânına kapılmıştı. Ancak ashâb-ı kirâmın fakirlerinden yedi kişi, sefere iştirâk etmek için binek hayvanı bulamamışlardı. Çoğunlukla iki askere, hattâ bâzen üç askere bir deve düşüyordu ve deveye sırayla bineceklerdi. Fakat sefere iştirâk etmeyi ve her an Allâh Rasûlü ile berâber olmayı cân u gönülden arzu ettikleri hâlde, nöbetleşe de olsa binecek bir deve bulamayan fakir sahâbîler de vardı. Onlar da Allâh Rasûlü’ne gelerek hâllerini arz ettiler. “Bindirecek deve olmadığı” cevâbını alınca, ağlaya ağlaya döndüler. Allâh yolunda dökülen bu gözyaşları makbûl-i ilâhî oldu ve âyet-i kerîmede:

وَلاَ عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ قُلْتَ لاَ أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ تَوَلَّواْ وَّأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ حَزَنًا أَلاَّ يَجِدُواْ مَا يُنفِقُون

(Ey Rasûlüm!) Kendilerine binek sağlaman için Sana geldiklerinde (Sen): «Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum.» deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke dönen kimselere(herhangi bir mes’ûliyet yoktur)!” buyruldu. (et-Tevbe, 92)

Âyette iltifât-ı ilâhîye mazhar olan kişilerden Abdurrahmân bin Ka’b ile Abdullâh bin Muğaffel, Allâh Rasûlü’nün yanından ağlayarak dönerlerken, İbn-i Yâmin onlara:

“–Siz niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu.

“–Bize binit sağlaması için Rasûlullâh’a gitmiştik. Yanında bizi üzerine bindirecek bir şey bulamadı. Bizim de binip Allâh Rasûlü ile birlikte gazâya çıkacak bir hayvanımız yok!” dediler.

İbn-i Yâmin, ikisine bir deve, azık olarak da bir miktar hurma verdi. Hazret-i Abbâs, gözyaşı dökenlerden ikisine, Hazret-i Osmân da üçüne binit sağladı.314 Bir kısım ihtiyaç sâhiplerine de daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- binek temin etti.315 Seferden muaf oldukları hâlde Allâh Rasûlü’nden ayrı kalmak kendilerine giran gelen ve kalbleri Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle dolu olan bu sahâbîler, bu canhıraş iştiyak ve muhabbetlerinin mukâbilinde sefere katılma nîmet ve şerefine nâil oldular.

İşte bu hâl, ashâb-ı kirâmın malıyla ve canıyla Hak yolunda nasıl fedâkârlıkta bulunduklarını ve onların gönül yapısını sergileyen sayısız misâllerden biridir.

Tebük’ten ibret dolu diğer bir hâtırayı Vâsile bin Eskâ -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Tebük Seferi’ne çıkılacağı günlerde Medîne’de şöyle nidâ ettim:

«–Ganîmet hissemi vermem karşılığında kim beni bineğine bindirir?»

Ensâr’dan yaşlı bir zât, münâvebe ile (nöbetleşe) binmek üzere beni savaşa götürebileceğini bildirdi. Ben hemen; «Anlaştık!» deyince:

«–Öyleyse Allâh’ın bereketi üzere yürü!» dedi. Böylece hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allâh ganîmet de nasîb etti; hisseme bir miktar deve isâbet etti. Bunları sürüp (Ensârî’ye) getirdim. O bana:

«–Develerini al götür.» dedi.

«–Başta yaptığımız antlaşmaya göre bunlar senin.» dedim. Ama Ensârî:

«–Ey kardeşim! Ganîmetini al, ben senin bu maddî payını istememiştim. (Ben sevâbına, yâni mânevî kazancına iştirâk etmeyi düşünmüştüm.)» dedi.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 113/2676)

Bu ibretli seferde, canları ve malları âhiret sermâyesine dönüştürerek cenneti satın alabilme heyecânı had safhada yaşanıyor, kıyâmete kadar ümmete numûne olacak manzaralar sergileniyordu. Ashâb-ı kirâm, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında hizmet için âdeta pervâne kesiliyor, Allâh yolunda her şeyleriyle gösterdikleri fedâkârlıklarını;“Anam, babam, canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh!” nidâlarıyla dile getiriyorlardı.

Şâir, ashâbın Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında âdeta birer pervâne gibi her şeyleriyle fedâ oluşlarını, onların dilinden ne güzel terennüm eder:

Her zerre-i hâk-i kadem-i Hazret’ine,

Cânım da fedâ, ten de fedâ, ben de fedâ!..

Bu şevk ve heyecan, ashâb-ı kirâmda daha sonraları da devâm etmiş ve İbn-i Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh-, yukarıdaki âyette buyrulan takvâyı tercih ederek iki gözü de âmâ olduğu hâlde Kadisiye Harbi’ne iştirâk etmiş, hattâ İslâm askerlerinin içinde sancaktarlık yapmıştır.

Nâzil olan âyet-i kerîmelerdeki îkazların tesiriyle kısa zamanda satvetli bir İslâm ordusu hazırlandı. Sayısı otuz binin üzerindeydi.316 Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mâlik bin Neccâroğulları’nın bayrağını Umâre bin Hazm’a vermişti. Daha sonra Zeyd bin Sâbit’i görünce, bayrağı Umâre’den alıp ona verdi. Umâre -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana kızdınız mı?” diye sorunca Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Hayır! Vallâhi kızmadım! Fakat, Kur’ân’ı siz de tercih ediniz! O, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir! Ezberinde Kur’ân çok olan, burnu kesik zenci köle de olsa, tercih olunur!”buyurdu.

Evs ve Hazrec kabîlelerine, bayraklarını Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş bulunanlara taşıtmalarını emretti. Bunun üzerine Avfoğulları’nın bayrağını Ebû Zeyd, Benî Selime’nin bayrağını da Muâz -radıyallâhu anh- taşıdı. (Vâkıdî, III, 1003)

.

İSLAM ANSİKLOPEDİSİNDE TEBÜK SEFERİ BAHSİ

 

Hz. Peygamber’in Hicretin dokuzuncu yilinda, Sam’da toplanan kirkbin kisilik Bizans ordusuna karsi çarpismak üzere Medine’den Tebük’e kadar sevkettigi en son ve en güçlü askerî hareket.

 

Tebük arap yarimadasinin kuzeyinde Medine ile Sam’in ortasinda bir yerin adidir. Suyu ve hurmaligi olan bir yerdir. Bu savas yolculugunun son ucu burasi oldugu için “Tebük Gazasi” adi ile anilmistir. Bu seferde savas olmamis fakat en güçlü bir Islâm ordusu techiz edilmis, böylece askerî ve siyasî açidan önemli bir zafer kazanilmistir.

 

Seferin nedeni: Bizans Imparatoru Heraklius’a bir mektup yazan Suriye’li hristiyanlar, Muhammed’in öldügünü, müslümanlarin da kitlik ve yokluk içinde perisan olduklarini, üzerlerine asker gönderilirse, onlari kendi dinine katmanin tam zamani bulundugunu bildirdiler (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VI, 191). Bunun üzerine Heraklius silahlandirdigi kirk bin kisilik askeri bir gücü Kubad’in komutasi altinda yola çikardi. Cüzam, Lahm, Gassân ve Âmile adini tasiyan arap kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecek!eri haberi Medine’ye ulasti. Zaten Allah’in elçisi kuzey sinirindan güvende degildi. Böyle bir askerî harekât hazirligini ögrenince genel seferberlik ilân etti. Allah’in Resulu diger gazvelerde genellikle seferin nereye olacagini gizli tutarken bu defa Bizans ordusuna karsi bir sefer düzenlenecegini açiklamisti. Çünkü gidilecek yer uzak, havalar sicak ve kurak, düsman güçlü idi. Ordunun buna göre hazirlik yapmasi gerekiyordu. Mekke’den ve diger arap kabilelerinden asker toplamak için de görevliler çikarilmisti.

 

Sicak, kuraklik, kitlik, uzaklik ve güçlü düsman unsurlari bu seferi “güç ve zor bir sefer” haline getirmisti. Bu yüzden seferin rastladigi zamana Kur’an-i Kerim’de “Sâatü’l-usre” (güçlük zamani) denilmis, bu sefere de Kur’an dilinden alinarak “Gazvetü’l usre (zorluk gazâsi)” adi verilmistir. Bu sefere katilan orduya da “Ceysü’l-usre (Güçlük ordusu)” denilmistir (bk. et-Tevbe, 9/117; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc ve Serh, Kamil Miras, 6. Baski, Ankara 1983, X, 4I8, 4I9; Ibn Ishak, Ibn Hisam, es-Sîre, IV, 161; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 75; Vâkidî, Megâzî, III, 991).

 

Hz. Peygamber savas için hazirlik yapilmasini emrettigi zaman mevsimin olumsuzluklari, ürünün hasat zamani olusu ve insanlarin yazin sicaginda agaç gölgesinde oturmayi sevmesi yüzünden, böyle sikintili bir yolculuga isteksizlik vardi. Ashab-i kiramin agir davranmasi dikkati çekmisti. Bu yüzden Allah’u Teâlâ müminleri söyle uyardi:

 

“Ey iman edenler! Size ne oluyor da: Allah yolunda cihata çikin, denildiginde, bazilariniz agirdan alarak, bulundugunuz yerden kimildamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahireti birakip, sadeœ dünya hayatina mi razi oldunuz? Halbuki dünya hayatinin geçici zevki ahiret saadeti yaninda pek az ve degersizdir” (et-Tevbe, 9/38). Devami ayetlerde, eger bu cihata çikmazlarsa can yakici bir azapla karsilasacaklari, bunun zararinin Allah’a degil kendilerine olacagi, Allah’in Resulune yardim etmeseler bile, Allah’in O’na yardim edecegini, nitekim Mekke’den hicret ederken de Resulullah’a yardim edildigi, magarada da o, arkadasina; “üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyordu, böylece Allah’in Resulune emniyet ve güven verdigi, simdi de ayni yardimi yapabilecegini bildirdi (et-Tevbe, 9/39, 4I).

 

IIslâm toplumu su ayetle topluca cihata çagrildi: “Ey müminler! Güçlünüz zayifiniz hep birlikte savasa kosun. Allah yolunda mallarinizla canlarinizla cihat edin. Eger bilirseniz bu sizin için daha hayirlidir” (et-Tevbe, 9/41).

 

SAHABENIN ORDUYA YARDIMLARI:

 

Hz. Peygamber her gün minberine oturur ve “Allahim! Sen su bir avuç Islâm toplumunun yok olmasina firsat verirsen, artik yeryüzünde sana ibadet olunmaz” diyerek yalvarir ve müminleri mallariyla ve canlariyla cihata tesvik ederdi. Bunun üzerine servet sahibi müminler orduya yardim getirmeye basladilar.

 

Hz. Ömer bu sefere dörtbin dirhem gümüs para (bes dirhem yaklasik bir koyun bedeli) getirmis ve Hz. Peygamber’in “Geride ne biraktin?” sorusuna “malimin yarisini” diye cevap vermistir (Ibn Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 326-327; M. Asim Köksal, Islâm Tarihi, 2. baski, Istanbul, t.y., IX, 156, 157). Hz. Ebû Bekir de dörtbin dirhem getirince, Allah elçisinin “Aile fertleri için ne biraktin?” sorusuna; “Onlara Allah ve Resulunü biraktim” diye cevap verince, bunu isiten Hz. Ömer hayir yarisinda Ebû Bekir’i geçemeyecegini belirterek aglamistir (Vakidî, Megâzî, III, 991; Ibnü’l-Esîr a.g.e., III, 327).

 

Abdurrahman b. Avf da sekizbin dirhem sermayesinin yarisini getirince Allah elçisi; “Allah senin getirip verdigini de, ev halkin için ayirdigini da bereketlendirsin” (Vâkîdî, Megâzî, III, 991; Taberî, Tefsir, X, 197) diye dua etmistir.

 

Hz. Osman ise ordunun techizinde en büyük yardimi yapmisti. O, üçyüz deve, yüz at bagislamis, ayrica bin altin lirayi Resulullah’in kucagina dökünce, Allah elçisi; “Ey Allah’im! Ben Osman’dan râziyim, sen de razi ol” diye dua etmis ve Osman’in bundan sonra olmus olacak seylerden bir sorumlulugunun bulunmayacagini bildirmistir (bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 75; Vâkidî, a.g.e., III, 991; Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 161). Ayrica Hz. Osman’in birer altin sarfi ile onbin askeri techiz ettigi, su içtikleri kaplarin agiz baglarina ve aski iplerine kadar saglanmadik ihtiyaçlarinin birakmadigi nakledilmistir. (Vâkidî, Megâzî, III, 991; Belâzurî, Ensâbü’l-Esraf, 1, 368).

 

Malî durumu zayif olanlar da ellerinden gelen yardimi yapiyorlardi. Hz. Peygamber; “Kim bugün bir sadaka verirse sadakasi kiyamet günü Allah katinda onun lehine sahitlikte bulunacaktir” buyurunca, bir adam basina sardigi sarigi vermis, siyah, hor görünüslü bir yoksul da çok güzel bir deveyi bagislayip gitmisti. Ebû Ukayl iki ölçek hurma karsiliginda sabaha kadar su çekmis, bir ölçegini ev ihtiyaci için ayirmis, bir ölçegini de orduya bagislamisti. Hz. Peygamber onun için de hayir ve bereketle dua etti (Taberî, Tefsir, X, 194, 195). Baska bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise mali, mülkü, biniti olmadigi için cihata hiçbir katkisi olamayisindan çok üzgündü. Gece namazindan sonra Allah’a niyazda bulundu, imkânlarinin olmayisindan yakindi. Ertesi gün sikilarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta’i Hz. Peygamber’e getirdi. Bu da sadakalara karistirildi. Ertesi gün Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu davet etti ve söyle buyurdu: “Muhammed’in varligi, kudreti elinde bulunan Allah ‘a yemin ederim ki, sen sadakasi kabul olunanlarin Divan’ina yazildin” (Ibn Kayyim, Zâdu’l-Meâd, Misir 139I/197I, III, 4; Vâkidî, a.g.e., III, 994; Ibn Hacer, el-Isâbe, II, 5II).

 

Kadinlar da ellerinden gelen yardimi yapmaktan geri durmuyorlardi. Ümmü Sinan el-Eslemiyye söyle anlatir: “Hz. Âîse’nin evinde Resulullah (s.a.s)’in önüne serilmis bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarini baglayacak bir takim kayislarla, kadinlar tarafindan gönderilen ve savasta ise yarayabilecek bir takim seyler bulunuyordu” (Vâkidî, Megâzî, III, 991, 992).

 

Tebük Seferi ve Münafiklar:

 

Münafiklar müminleri basariya götürebilecek her önemli iste oldugu gibi gerek Tebük gazvesi hazirliklari ve gerekse yolculuk sirasinda bozgunculuk yapmaktan geri durmadilar.

 

Münafiklarin basi Abdullah b. Ubey b. Selül; “Muhammed Roma devletini oyuncak mi saniyor? Onun ashabiyla birlikte yakalanip esir olacaklarini gözümle görmüs gibi biliyorum” diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalisiyordu (Ahmet Cevdet Pasa, Peygamberlerin Kissalari ve Halifelerin Tarihleri, Istanbul 1977, I, 2I6).

 

Münafiklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadigi halde Tebük seferine katilmamak için Hz. Peygamber’den izin istediler. Allah’in Resulu seksenden fazla münafiga izin verdi. Kimi münafiklar da ganimet almak için Tebük ordusuna katilmis ve gittikleri yerlerde bozgunculuk yapmaktan geri durmamislardir (Ibn Ishak, Ibn Hisam, Sîre, 16I vd.; Taberî, Tarih, III, 142 vd.; Vâkidî, Megâzî, III, 995; et-Tevbe, 9/66).

 

Orduya özürsüz katilmayan münafiklarla ilgili çesitli ayetler indi. Bazilari sunlardir: “Onlardan bazisi peygambere: “Bana izin ver, beni fitneye düsürme” diyordu. Bilin ki onlar zaten fitne içine düsmüslerdir. Süphesiz cehennem, kâfirleri çepeçevre kusaticidir” (et-Tevbe, 9/49). “Cihatdan geri kalanlar, Allah’in Resulune muhalefet ederek oturup kalmalarina sevindiler. Allah yolunda mallariyla canlariyla cihat etmeyi hos görmediler. “Bu sicakta savasa çikmayin ” dediler. De ki: “Cehennem atesi daha sicaktir”. Keske bilseydiler. Yaptiklarinin cezasi olarak, artik az gülsünler çok aglasinlar” (et-Tevbe, 9/81, 82; ayrica bk. 9/42-48, 63-64, 79, 83, 86, 87, 9I, 93-96).

 

YAHUDI SÜVEYLIM ‘IN EVININ YAKILMASI:

 

Münafiklardan bazi kisilerin Yahudi Süheylim’in Casum mevkiindeki evinde toplanip, Tebük gazasina çikacak halki Hz. Peygamber’in etrafindan dagitmak üzere toplandiklari haber alindi.

 

Bunun üzerine Allah elçisi Talha b. Ubeydullah’i (ö. 36/656) bazi sahabelerle birlikte onlara gönderip Süveylim’in evini atese vererek üzerlerine yikmasini emretti. Emir yerine getirildi. Dahhâk b. Halîfe evin damindan atlayinca ayagi kirildi. Ibn Übeyrik ve arkadaslari ise damdan atlayip kaçtilar (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 16I; Diyarbekri, Hâmis, II, 124).

 

IHMALCILIK YÜZÜNDEN SEFERE KATILMAYAN MÜSLÜMANLAR:

 

Mümin olduklari halde ihmalcilik yüzünden sefere katilamayanlar da olmustu. Bunlar: Kâ’b b. Mâlik, Mirâre b. Rabî’ ve Hilâl b. Ümeyye (r. anhüm) idi.

 

Kâ’b b. Mâlik; Akabe’de Hz. Peygamber’e bey’at etmis, Bedir disinda tüm gazalara katilmisti. Tebük seferine katilmak için her türlü imkâna sahip oldugu halde sirf ihmalciligi nedeniyle bu gazaya katilamadigini söyle belirtmistir: “Hz. Peygamber bu gaza için hazirlanmaya basladilar. Ben de onlarla birlikte yol hazirligini görmek üzere sabahleyin evden çikip dolasir, hiç bir is görmeden aksam üzeri döner, gelirdim. Kendi kendime; hazirlanmak için çok vaktim var, derdim. Bu ihmalcilik bende sürdü gitti. Sonunda Resulullah ve ashabi birden yola çikiverdiler” (Vâkidî, Megazî, III, 997, 998).

 

Diger iki sahabe de benzer ihmal içinde olup gecikmisler ve sefere katilmamislardi. Ancak daha sonra bu üç sahabe ruhen çok daraldi ve dünya kendilerine dar geldi. Onlarin bu sikintisi Kur’an-i Kerîm’de söyle açiklanir: “Ve savastan geri kalan o üç kisinin tövbesini de kabul etti. Bütün genisligine ragmen yeryüzünün kendilerine dar geldigi, ruhlari son derece sikildigi, Allah’tan baska bir siginak olmadigini anladiklari zaman tövbe etsinler diye, Allah onlari bagislamisti. Süphesiz ki, Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandir” (et-Tevbe, 9/118).

 

ÖZÜR NEDENIYLE SEFERE KATILAMAYANLARIN ECRE ORTAK OLUSU:

 

Ashab-i kiramdan mesrû özürleri yüzünden Tebük gazvesine katilamayanlarin, katilan askerlerin kazandigi tüm ecre ortak olduklari hadis-i serifle sabittir.

 

Enes b. Mâlik (r.a)’den rivayete göre Hz. Peygamber Tebük seferi sirasinda söyle buyurmustur: “Medine’de bir topluluk kalmistir ki, biz bir dag yolunda, bir vadide her yürüyüsümüzde, onlar da bizimle birliktedirler. Ashap: Yâ Resulullah, onlar nasil bizimle birlikte olur?” diye sorunca da; “Onlari burada bulunmaktan (hastalik, gücü yetmemek gibi) mesrû özürleri menetmistir” (Buhârî, Cihâd, 14I, Temennî, 9, Menâkibu’l-Ensâr, 1, 3, Megâzî, 56; Müslim, Zekât, 133, 136136; Tirmizî, Menâkib, 65; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarîh, VIII, 299, 3II)

 

TEBÜK’E BÜYÜK YOLCULUGA IMKÂN BULAMAYANLARIN AGLAYISI:

 

Varlikli sahabelerin yardimi ile ihtiyaçli gaziler techiz ediliyor, fakat sayi çok fazla oldugu için bu yardim da yetismiyordu. Islâm tarihinde “aglayanlar” diye anilan yedi kisi Resulullah (s.a.s)’a gelerek, bu gazveye katilmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadigini bildirdiler. Hz. Peygamber’in kendilerine binit kalmadigini söylemesi üzerine bu yedi kahraman aglayarak geri dönmüslerdi. Bunlar Salim b. Umeyr, Ulbe b. Zeyd, Ebû Leylâ el-Mâzinî, Seleme b. Sahr, Irbâd b. Sâriye; bir rivâyete Abdullah b. Mugaffel ve Ma’kil b. Yesâr veya Amr b. Gunme (r. anhüm)’dür. Onlarin bu hali Kur’an-i Kerim’de söyle haber verilir: “Cihada çikabilmek için binek vermen için sana geldikleri vakit: “Size verecek bir binit bulamiyorum” dediginde, savas araç ve gereçleri bulamadiklarini üzülüp gözleri yasla dolu olarak geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur” (et-Tevbe, 9/92).

 

Bunun üzerine bu yedi mücahidden ikisine Ibn Yamin, ikisine Hz. Abbas b. Abdilmuttalib, üçüne de Hz. Osman binit saglamistir (Ibn Ishak, Ibn Elisâm, Sîre, IV, 161, 162; Vâkidî, Megâzi, III, 994; Taberî, Tarih, III, 143).

 

TEBÜK YOLCULUGUNUN BASLAMASI:

 

Hz. Peygamber (s.a.s) Tebük gazasini Medîne’den Hicretin 9. yili Recep ayinda persembe günü çikmisti. Çünkü O, cihada persembe günü çikmayi severdi. Bu, Resulullah (s.a.s)’in sonuncu gazasi oldu.

 

Medine’de vekil birakilan Hz. Ali için münafiklarin “Muhammed, Ali’yi onda görüp hoslanmadigi bir sey için geri birakmistir” gibi dedikodular yapmasi üzerine, Hz. Ali silahlanip Cürf mevkiinde Hz. Peygamber’e yetisti. Resulullah’in gelis nedenini sormasi üzerine hakkindaki dedikodudan söz etti. Hz. Peygamber; “Onlar yalan söylemislerdir. Ben seni arkamda biraktiklarima vekil tayin ettim. Hemen geri dön, gerek benim ev halkim ve gerekse senin ev halkin içinde vekilim ol. Sen bana göre, Musa’ya göre Harun’un durumunda olmak istemez misin? Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir” dedi. Hz. Ali; “Ey Allah’in elçisi öyledir” diye cevap verdi ve Medîne’ye geri döndü” (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 163, Ibn Sa’d, Tabakât, III, 24 25, Taberî, Tarih, III, 144, Ibnü’lEsîr, el-Kâmil, Beyrut 1385/1965, II, 278).

 

Hz. Peygamber’in komutasindaki onbin kisilik Islâm ordusu Medine’den Tebük’e kadar onsekiz yerde konakladi, ondokuzuncu konaklama yeri Tebük oldu. Bu konaklama yerlerinde namaz kilinan yerler günümüzde de adlariyla mescit olarak bilinmektedir. Zülhusub, Feyfâ, Zülmerve, Rak’a ve Vâdilkurâ mescidleri gibi .

 

Yolculuk sirasinda ve konaklama yerlerinde pek çok ibretli ve hikmetli olaylar vuku buldu. Allah’in elçisi yol boyunca ögütlerini sürdürdü. Bunlardan bazilari sunlardir:

 

1) Sekizinci konaklama yeri olan Hicr’da olanlar:

 

Hicr, Semûd kavminin yasayip helâk oldugu yerdir. Salih Peygambere isyan eden bu toplulugu Yüce Allah korkunç bir haykirisla helâk etmisti (bk. el-A’râf, 7/73-9; el-Hicr, 15/8I-84; es-Suarâ, 26/141-159; Hûd, 11/61-68; en-Neml, 27/45-53). Hz. Peygamber bu kavmin mucizeleri gördükleri halde peygamberlerine karsi gelmelerini açikladi ve bu yerden hizli geçilmesini emir buyurdu.

 

Hicr kuyularindan alinan sulari döktürdü ve bununla hazirlanan ekmek hamurlarinin develere yedirilmesini emir buyurdu (Vâkidî, Megâzî, III, 1II8; Ahmed b. Hanbel, II, 9: Asim Köksal, a.g.e., IX, 185 vd.). Böyle hüzünlü bir beldeye nes’eyle girilmesini, Hicr’da oturan halkla temas etmemelerini emir buyurdu (Vâkidî, Megâzî, III, 1II8; Ahmed b. Hanbel, V, 231).

 

Allah elçisi, Hicr’da gece siddetli kasirganin kopacagini, bu yüzden kimsenin yaninda arkadasi olmaksizin disari çikmamasini ve develerin dizlerinin baglanmasini bildirdi. Kasirga çikti ve uyariya uymayan iki kisiden birisi nefes darligina ugradi, digerini firtina sürükledi.

 

Mücahitler Hicr’da sabahlayinca siddetli susuzlukla karsilastilar. Allah elçisi özellikle Hz. Ebû Bekir’in yagmur duasi yapmasini istemesi üzerine, ellerini kaldirip yagmur için dua etti. Daha ellerini indirmeden yagmur yagmaya baslamisti (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 165; Taberî, Tefsîr, XI, 55; Tarih, III, 144). Bunun üzerine daha önce; “Muhammed hak peygamber olsaydi, Musa peygamber’in Allah’tan yagmur istedigi ve yagdirdigi gibi, O da yagmur ister ve yagdirirdi” diyerek dedikodu yapan münâfiklar seslerini kesmislerdi.

 

Hz. Peygamber’in devesi “Kasvâ”in kaybolmasi:

 

Bir konaklama yerinde Resulullah (s.a.s)’in devesi Kasvâ kaybolmus ve aramalara ragmen bulunamamisti. Benî Kaynuka Yahudilerinden müslüman olan Zeyd b. Lusayt adli münafik; “Kendisinin peygamber oldugunu söyleyen ve size göklerden haberler veren Muhammed bugün kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor” diyerek müminlerin kalbine süphe sokmaya çalisiyordu. Bunu haber alan Resulullah (s.a.s), Cebrail (a.s) haber vermesi üzerine devenin bulundugu yeri ve ipinin bir dala takili bulundugunu bildirdi ve “Allah’a yemin olsun ki, gerçekten ben, bir seyi Allah bana bildirmedikçe bilemem” buyurdu. Gerçekten o yana giden sahabiler deveyi bulup getirdiler (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 166, 167; Vâkidî, a.g.e., III, 1I1I).

 

Zeyd b. Lusayt bu olaydan sonra, ertesi sabah kalbindeki Hz. Muhammed’in peygamberligi konusundaki süphelerinin yok oldugunu söylemistir (Vâkidî, Megâzî, III, 1I1I). Bazilari onun tövbe ettigini söylerken Hârice b. Zeyd gibi bazi sahabiler de onun tövbe ettigini kabul etmemislerdir (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, IV, 167;Vâkidî, a.g.e., III, 1I1I).

 

Abdurrahman b. Avf’in imam olusu:

 

Hicr’le Tebük arasinda bir konaklama yerinde tan yeri agardiktan sonra Allah elçisi ihtiyacini gidermek için uzak bir yere gitmisti. Cemaat günesin dogmasindan korkarak Abdurrahman b. Avf (r.a)’i öne geçirdiler. Hz. Peygamber abdest alip dönünce Abdurrahman rukû’da idi. Cemaat Resulullah’in geldigini anlayinca neredeyse namazi bozacaklardi. Abdurrahman da imamliktan çekilmek istedi. Fakat Resulullah (s.a.s)’in isareti ile namaza devam etti. Allah elçisi bir rekâti imamla, bir rekâti da selãmdan sonra ayaga kalkarak tek basina kildi. Namaz bitince de; “Güzel yaptiniz” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, IV, 247; Vâkidî, Megâzî, III, 1I11).

 

Abdestte tek yikama ve mestlere meshetme:

 

Avf b. Mâlik’ten rivayete göre, Hz. Peygamber Tebük seferi sirasinda yolcular için mestler üzerine üç gün üç gece, mukîm olanlar için bir gün bir gece süreyle meshedilmesini emir buyurmustur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 27). Hz. Ömer’in bildirdigine göre abdest alinirken abdest azalari birer defa yikanmakla yetinilmistir (Ahmed b. Hanbel, 1, 23).

 

Vaktinde kilinamayip kaza edilen sabah namazi:

 

Yolculukta Allah elçisi uykuda iken kaldirilmamis ve sabah namazi vakti çikip günes bir mizrak boyu yükselmisti. Resulullah (a.s) Bilâl’e: “Ben sana bu gece bizi bekle ve sabah olunca uyandir” demedim mi?” buyurdu. Bilâl: “Seni uyutan beni de uyuttu” dedi. Hz. Peygamber o yerden kalkip biraz gittikten sonra, önce sünneti sonra da farzi kaza etti (Vâkidî, Megâzî, III, 1I15, 1I16).

 

Hz. Peygamber’in Tebük’te ashabi ile istisare etmesi:

 

Tebük’e geldikten sonra Sam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda Allah elçisi ashabi ile istisare etti. Hz. Ömer: “Eger gitmekle emrolundun ise git” dedi. Hz. Peygamber: “Eger bu konuda Allah tarafindan emrolunmus bulunsaydim, size danismazdim” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ey Allah’in Resulu orada Rumlar çok fazladir, müslümanlardan tek kisi bile yoktur, senin bu derece yakina gelmen onlari korkutmustur. Uygun bulursaniz bu yil buradan geri dönülsün veya yüce Allah bu konudaki buyrugunu bildirir” Bunun üzerine Hz. Peygamber Tebük’ten ileri geçmedi (Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre; IV, 17I; Ibn Sa’d, Tabakâl, II, 166; Vâkidî, a.g.e., III, 1I19).

 

Diger peygamberlere verilmeyip yalniz Hz. Muhammed’e verilen bes haslet:

 

Hz. Peygamber Tebük’te gece namazini (teheccud) çadirinin önünde kildigi bir gece, yanina gelen sahabilerle sohbet ederken söyle buyurmustur: “Benden önceki peygamberlerden hiç birisine verilmeyen su bes sey bana verilmisti:

 

1- Önceki peygamberler yalniz bir kavme gönderilmisken, ben bütün insanlara gönderildim.
 
2- Yeryüzü bana mescit ve temizlik araci kilindi. Bu yüzden namaz vakti nerede olursa teyemmüm edip namazimi kilarim. Önceki ümmetler ise ibadetlerini ancak Kilise ve Havralarda yapabilirdi.Müsümana tüm yeryüzü mesciddir.
 
3- Savas ganimetleri bana helal kilindi. Halbuki önceki peygamberlere helâl kilinmamisti.
 
4- Bana şefaat makami verildi.
 
5- Ben bir aylik uzak yerdeki düsmanin kalbine korku salmakla yardim olundum”

(bk. Buhârî, Teyemmüm, 1, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3, 4, 5; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Mevâkît, 119, Siyer, 5; Nesâî, Cusl, 26; Ibn Mâce, Tahâre, 9I; Dârimî, Salât, 111, Siyer, 28; Ahmed b. Hanbel, I, 25I, 3I1, II, 222, 24I, 25I, 312; Vâkidî, Megâzî, III, 1I21 vd .).

 

Hz. Peygambere ve ümmetine ayricalik saglayan bu niteliklerin Bizans’a karsi yapilan böyle büyük bir harekât sirasinda açiklanmasi su noktalari akla getirmektedir.

 

Çevrede en güçlü olarak bilinen Dogu Roma imparatorluguna karsi durabilecek bir güce sahip olan Islâm toplulugu, yakinda bu yöreleri ele geçirecek ve rum diyari Islâm’a girecek, böylece arap toplumlari disina çikan Islâm evrensellik özelligine kavusacaktir .

 

Islâm ordusu yolculuk sirasinda günlerce çesitli yer ve mevkilerde, arz üzerinde farz ve nafile namazlari kilmis ve böylece ibadetin yalniz mescidlerde yapilabilecegi imaji yerine namaza evrensel bir mescid anlayisi kazandirilmistir. Abdest ve gusülde de su yerine, gerektiginde teyemmümle yetinmenin uygulamalari yapilmistir.

 

Bu gibi askeri hareketlerde zafer sonrasi elde edilecek ganimetlerin beste biri beytülmalin, beste dördü de gazilerin hakki olmak üzere mesrû kilinmistir. Bu da savaslarda ayri bir tesvik unsurudur (bk. “Ganimet” mad .).

 

Çevrede bir aylik uzak yerde bulunan düsman o gün için Dogu Roma Imparatorlugu ve bunlarin baskani Heraklius olmalidir. Imparatorun ve askerlerinin kalbine korku düstügü için Hicaz’a saldirip yakip yikmak üzere yola çiktiklari halde bu cesareti gösterememislerdir. Güçlü Islâm ordusunun hazirlikli, düzenli ve her çesit savas rizikosunu göze alarak Tebük’e kadar gelmesi, güç dengesini psikolojik bakimdan Müslümanlarin lehine çevirmistir. Böylece düsman için, savas olmasa bile güç hazirlamayi emreden ayetin hükmü gerçeklesmistir .

 

Ayette söyle buyrulur: “Onlara karsi gücünüzün yettigi kadar kuvvet ve savas atlari hazirlayin ki, bununla Allah’in düsmani ve sizin düsmaninizi ve daha bundan baska sizin bilmediginiz, fakat Allah’in bildigi diger düsmanlari korkutasiniz. Allah yolunda ne harcarsaniz, karsiligi size eksiksiz ödenir, asla haksizliga ugratilmazsiniz” (el-Enfâl, 8/6I).

 

Hz. Peygamber Tebük’te bulundugu sirada Halid b. Velid’i dört yüz atli ile bir hristiyan topluluk olan Dûmetülcendel’in krali Ükeydir b. Abdilmelik üzerine gönderdi. Dûmetülcendel Sam yolu üzerinde Tebük’e yakin, sulu, hurma ve ekinleri bol, büyük bir ticaret merkezi idi. Halid b. Velid az sayida bir askerle bilmedikleri bir yörede krali nasil bulacaklarini sorunca, Allah elçisi onu “yabanî sigir avlarken bulup yakalayacagini” haber verdi.

 

Gerçekten Halid ve arkadaslari kaleye yaklastiklari sirada normal kirsal kesimde az rastlanan bir yaban sigirinin kale kapisina yaklasmakta oldugunu gördüler. Yukaridan Ükeydir ve ailesi de bu semiz hayvani görmüslerdi. Ükeydir silahlanip birkaç adami ile birlikte sigiri avlamak üzere kaleden disari çikinca da onu yakaladilar ve elleri bagli olarak kalenin önüne getirdiler .

 

Orada Halid’le Ükeydir arasinda yapilan anlasmaya göre, Ükeydir Müslümanlara: Iki bin deve, sekiz yüz at, dört yüz zirh gömlek, dört yüz mizrak vermek ve Ükeydir ile kardesi Mudad Hz. Peygamber’e kadar götürülüp haklarinda Allah elçisi hüküm vermek üzere sulh oldular. Bundan sonra kaleye girilerek belirlenen ganimet mallari teslim alindi (bk. Vâkidî a.g.e., III, 1I27, 1I34; Ibn Ishak, Ibn Hisam, Sire, IV, 169 vd; Ibn Sa’d, Tabakât, II, 62, 166).

 

Eyle, Ezruh ve Cerba Melikleri ile Sulh Anlasmasi Yapilmasi:

 

Hz. Peygamber Tebük’te bulundugu sirada Kizildeniz’in kuzeyinde ve Akabe körfezinin sonunda deniz sahilindeki Eyle hükümdari Yuhanna b. Ru’be, gelerek yillik belirli miktarda cizye vermek üzere kendisi ile sulh anlasmasi yapti.

Hz. Peygamber Yuhanna’ya su ahitnameyi yazili olarak verdi.

 

“Bismillahirrahmânirrahîm . Bu, Allah ve Peygamberi Muhammed’den Yuhanna b. Ru’be ile Eyle halkindan denizdeki gemilerde bulunanlari ve karadaki gezen, dolasanlari için eman yazisidir: Gerek bunlar ve gerek Sam, Yemen ve deniz sahili halkindan Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allah’in ve Resulunün himayesindedirler. Onlardan bir kötülük isleyeni yanindaki mali koruyamayacak, bu mal, alana da helâl olacaktir. Denizde, karada herkes diledigi tarafa yolculuk yapma hakkina sahiptir” (Ebu Ubeyd, el-Emvâl, Misir 1388/1968, s. 287 vd; Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, VI, 169).

 

Eyle krali Yuhanna ile birlikte Ezruh ve Cerba halki temsilcileri de Tebük’e gelip Hz. Peygamber’le cizye vermek üzere anlasma yaptilar. Bunlar her yil Recep ayinda saf altindan yüz dinar cizye ödemeyi kabul ettiler ve buna karsilik onlara birer emannâme (güven mektubu) verildi. Bu iki topluluk da Eyleliler gibi Yahudi toplumudur (Ibn Sa’d, Tabakât, 1, 289 vd; Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, IV, 169; Vâkidî, Megâzî, III, 1I31).

 

MESCID-I DIRÂR OLAYI:Münafıkların Mescidinin yıkılması

 

Hz. Peygamber Tebük’te yirmi gün kadar kaldiktan sonra, ashab-i kiramin ileri gelenleri ile istisare ederek geri dönmeye karar verdi. Çünkü Bizans ordusu saldirmaya cesaret edememis ve amaca ulasilmisti.

O gün için daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Sam yöresini fetih gibi bir amaçla yola çikilmamisti. Üstelik Sam yöresinde bulasici bir hastalik (tâun) oldugu da haber alinmisti. Geri dönüs için yola çikan ordu Ramazan’in ilk günlerinde Medîne’ye ulasti. Hz. Peygamber Tebük’e giderken Medine’ye bir saat uzakliktaki Ziyevan köyüne geliniginde münâfiklardan bir heyet gelerek: “Ey Allah’in Resulu! Biz hastalar ve Kuba mescidine gelemeyenler için özellikle yagmurlu gecelerde namaz kilmak üzere bir mescid bina ettik. Tesrif edip burada namaz kildirsaniz, hayir ve bereketle dua buyursaniz” dediler. Hz. Peygamber bunun dönüste olabilecegini söylemislerdi. Bunun üzerine Tebük dönüsü bu sözü Allah elçisine hatirlatip yeni yapilan mescide gelmesini rica ettiler.

 

Bu mescid Ebû Âmir Fâsik adli bozguncu münafik ve fasigin tesviki ile münafiklarca Kuba Mescidinin cemaatini bölmek niyetiyle yapilmis ve Hz. Peygamber’e suikast düzenlemek üzere içi silâhla doldurulmustu. Hz. Peygamber bu mescide gitmeye hazirlanirken Cebrail (a.s) gelerek durumu haber verdi.

 

Kur’an-i Kerîm’de bu mescidden söyle söz edilir:

 

Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasini ayirmak ve daha önce Allah ve Resulune karsi savasanlara gözetleme yeri hazirlamak üzere bir mescid yapanlar; “Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk” diye yemin ederler. Allah da sahittir ki bunlar yalancidirlar” (et-Tevbe, 9/1I7). “Ey Muhammed! Bu mescidde asla namaz kilma. Süphesiz ki, baslangicindan itibaren takva üzere kurulan mescidde (Kuba mescidi) namaz kilman daha hayirlidir. O mescidde kendilerini maddî ve manevi kirlerden temizlemeyi seven adamlar vardir. Allah temizlenmek isteyenleri sever” (et-Tevbe, 9/1I8; bk. 1I9, 11I).

 

Bunun üzerine Hz. Peygamber ashab-i kiramdan Mâlik b. Dehsan ile Ma’n b. Adiyy (r. anhümâ)’yi Mescid-i Dirar’i yikmak üzere gönderdi. Bu sahabeler mescidi yakip yiktilar. Böylece kötü amaç için bina edilen bir mescid ortadan kaldirilmis oldu (bk. Ibn Ishak, Ibn Hisâm, Sîre, III, 71; Ibn Sa’d, Tabakât, III, 54I vd; Ibn Kesîr, Muhtasar Tefsîr, II, 169; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, X, 422).

 

Özürsüz cihada katilmayan üç kisinin çilesi:

 

Resulullah (s.a.s) Tebük’ten dönüste Medîne’ye giriste dogrudan Mescidi Nebevî’ye girip iki rekat namaz kildi. Çünkü seferden dönüste bu, Resulullah (s.a.s)’in âdeti idi. Sonra mescitte oturdu. Tebük gazvesine katilamayip Medine’de kalanlar tek tek gelip özürlerini yeminle teyit ettiler. Hz. Peygamber dis görünüslerine bakarak özürlerini kabul edip, iç yüzlerini Allah’a havale etti ve haklarinda istigfarda bulundu. Bunlarin sayisi seksen kadar idi.

 

Ancak Kâ’b b. Mâlik, Mirare b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye mesrû bir özürleri bulunmadigi halde cihada katilmamislardi. Hz. Peygamber’in huzuruna girince mazeret uydurma yoluna gitmeden dogruyu söylediler.

 

Resulullah (s.a.s) halki bu üç sahabe ile görüsüp konusmaktan menetti. Üçü de bir köseye çekilerek elli gün süreyle yalnizliga itildiler. Dünya baslarina zindan oldu. Kirk gün geçince Hz. Peygamber bunlara Hüzeyme b. Sâbit (r.a)’i göndererek kadinlarindan da ayri durmalarini bildirdi. Böylece eslerinin cihaddan geri kalan bu sahabelere hizmeti de men edilmis oluyordu. Yalniz Hilâl b. Ümeyye’nin esi Allah elçisine gelerek; “Hilâl yaslidir, hizmetçisi de yoktur. Yalniz mutfak islerine yardimci olsam” diye izin istedi. Kendisine yalniz ev hizmeti için izin verildi.

 

Elli gün tamamlaninca bu üç sahabenin magfiret edildigini bildirilen ayet indi. Bunu müjdeleyen sahabeye, Ka’b b. Mâlik sevincinden bir kat elbise giydirmisti. Mescide geldiklerinde Allah’in Resulu Ka’b b. Mâlik’e söyle buyurdu: “Annen seni dogurdugu günden beri yasadigin günlerin en hayirlisini sana müjdeliyorum”. Ka’b; “Bu müjde tarafinizdan mi, yoksa Allah tarafindan mi?” diye sorunca, Hz. Peygamber; “Dogrudan Yüce Allah tarafindan” buyurdu. Bunun üzerine Ka’b, bütün servetini Allah yolunda tasadduk etmek istedigini bildirdi. Hz. Peygamber, bir bölümünü kendisine ayirmasinin daha hayirli olacagini söyledi (Kâmil Miras, Tecrîd, X, 424 vd, Hadis No: 1659; Ibn Kesîr, a.g.e., II, 175 vd.).

 

Allah Teâlâ bu üç sahabenin halini ve affedilmelerini söyle bildirir: “Ve savastan geri kalan o üç kisinin tövbesini de kabul etti. Bütün genisligine ragmen yeryüzünün kendilerine dar geldigi, ruhlari son derece sikildigi, Allah ‘tan baska bir siginak olmadigini anladiklari zaman tövbe etsinler diye, Allah onlari bagislamisti. Süphesiz ki Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandir” (et-Tevbe, 9/118).

 

Ka’b b. Mâlik ve arkadaslari bu ilâhî iltifata, dogru sözlülükleri ve samimi davranmalari sayesinde kavustular. Ka’b bu olay üzerine, artik ömrü boyunca dogrudan baska bir söz söylemeyecegine dair Allah elçisine söz verdi. Diger münâfiklar uydurduklari yalan mazeretler yüzünden helâk olurken onlar selâmete çiktilar.

 

Kaynak: Islam tarihi

 

Tebük Seferi Mucizeleri

 

 

 

Tebük Seferi, hicretin dokuzuncu yılında recep ayında yapılmıştır. Tebük; Medine ile Şam arasında bir yerdir. Şam yöresinde yaşayan Hristiyan Araplar Heraklius’a mektup yazarak; Müslümanların kıtlık içinde ve sıkıntıda olduğunu ifade ettiler. Müslümanlara karşı bir sefer düzenlemek için uygun zaman olduğunu söylediler. Bu çağrıya Cüzam, Lahm ve Gassan kabileleride iştirak ettiler. 40.000 kişiyi bulan bir ordu toplanıp Müslümanlara karşı harekete geçti. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz (sav) de onlara karşı havaların çok sıcak ve kurak olmasına rağmen 30.000 kişilik bir ordu hazırlayıp Şam’a doğru sefere çıktı. Bu sefer çok zorluklar içerisinde gerçekleştiği için zorluk seferi anlamına gelen Gazvetu’l-Usre denilmiştir

 

Tebük Seferi sırasında Peygamber Efendimiz (sav)in birçok mucizesi gerçekleşmiştir. Hz. Muaz ibn Cebel (ra) ın anlattığına göre ordu yola çıkıp ta Tebük’e yaklaşıldığında Peygamber Efendimiz (sav) şöylebuyurdu:”İnşallah yarın kuşluk vakti geldiğinde Tebük çeşmesine varacağız” dedi ve gerçektende o vakitte oraya vardık. Çeşme iplik gibi akıyordu. Bu haliyle on binleri aşan bir ordunun ihtiyaçlarını karşılayamazdı. Sevgili Peygamberimiz (sav) bir kaba avucu ile su doldurdu. Ondan sonra kaptaki sudan ellerini ve yüzünü yıkadı, abdest aldı ve kullandığı suyu çeşmenin gözesine döktü. Bunun üzerine çeşmenin suyu öyle bir arttı ve öyle bir gürleşti ki, bu su tüm orduya rahat rahat yeter oldu. Bu arada Peygamber Efendimiz (sav) Muaz’a dönüp “Ey Muaz ömrün kifayet ederse buraların yemyeşil bahçeler haline geldiğini göreceksin” dedi. Daha sonraki yıllarda Muaz (ra) derki;oradan geçtiğimde gerçekten oraların her tarafının yeşil bahçelerle kaplandığını gördüm. Ebu Katade (ra) ın anlattığına göre; Tebük yolunda iken bir ara çok susuz kaldık. Bunun üzerine Resulullah (sav) biraz su getirilmesini istedi. Su gelince elini onun içine bıraktı ve anında parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Herkes bu sudan ihtiyaçlarını giderdi.

 

Yine Ebu Katade (ra) ın anlattığına göre dönüş yolunda iken de susuz kalınınca Resulullah (sav) Üseyd ibn Hudayr’ı su aramaya gönderdi. Üseyd su taşıyan bir kadınla karşılaştı ve onu ikna edip getirdi. Resulullah (sav) su tulumunun ağzını tutup dua etti ve ağzını açıp “Ne kadar kaplarınız varsa getirip bundan doldurunuz” dedi. Herkes suyunu aldı ve daha sonra bedevi kadının su tulumu dolu olarak kendisine teslim edildi.

 

Tebük yolunda iken bir ara Resul-i Ekrem’in devesi kayboldu. Münafıklardan Zeyd bin Lusayt “Muhammed, ben peygamberim diyor ve göklerden haberler verdiğini söylüyor ama kendi devesinin nerde olduğunu bilmiyor” dedi. O anda Efendimizin yanına gelen Cebrail Aleyhisselam devenin yerini kendisine söyledi. Sevgili Peygamberimiz (sav) Allah’ın bu mucizesini ashaba şöyle söyledi; “vallahi ben bir şey bilmem, ancak Cenab-ı Hakk’ın bana bildirdiğini bilirim. Şimdi Cenab-ı Hak bildirdi, deve filan vadide yuları oradaki bir ağacın dalına takılmış gidin getirin” dedi.

 

Tebük’te ordu konakladı yaklaşık 20 gün orada kalındı, ancak İslam ordusunun azametinden çekinen Rum Kayzeri Heraklius savaşmaktan vazgeçti. Bu bekleme sırasında Eyle şehri hükümdarı ile 300 altın cizye alarak anlaşma yapıldı. Yine Şam yönetimindeki Cevba ve Ezruh adında 2 şehrin ahalisiyle de 100 altın cizyeye anlaşma yapıldı. Resulullah (sav) Halit bin Velid’i Dümetülcendel şehrinin hükümdarı Ukeydire gönderdi. Resulullah (sav) Halit Bin Velid’e şöyle söyledi. “Ukeydir’i kale dışında yabani inek avlarken bulacaksın. Onu orda yakala, al getir” dedi. Halit bin Velid de Ukeydir’i aynı şekilde buldu ve yakalayıp getirdi. Ukeydir de cizyeye bağlandı. Tebükte kalındığı günlerde Peygamber Efendimizin (sav) mucizeleri bitmek bilmiyordu. Ebu Hureyre ve Said el Hudri’nin ayrı ayrı yaptıkları bir rivayete göre; Tebük’te bekleme sırasında ashabın azığı bitti ve açlık başladı. Ashaptan bazıları Peygamberimize gelerek ya Resulullah (sav) “azığımız bitti izin ver de develerimizi kesip yiyelim” dediler. Peygamber Efendimiz (sav) sükût edince derhal Hz. Ömer (ra) “ya Resulallah buna izin verme çünkü ashap yaya kalırsa daha başka sorunlar çıkar, belkide yarın düşman saldırıya geçer develer lazım olur” dedi. Peygamberimiz “öyleyse yanınızda kalmış her türlü gıda maddesini getirin. Şu serginin üzerine dökün” dedi. Her kez de öyle yaptı ancak sergide az bir şey toplanabildi. Peygamber Efendimiz (sav) bereket duası etti ve ” herkes kaplarını doldursun” dedi. Herkes torbalar dolusu yiyecek ***ürdükleri halde sergideki yiyecekler aynı miktarda duruyordu.

 

Amr el-Eslemi şöyle söyledi; Resulullah Tebük’te yemek pişirme görevini bana vermişti. Bir ara yemekte kullandığım yağ tulumuna baktım ki yağ çok azalmış. Bari bu yağı Resulullah’ ın (sav) yemeğine koyayım diye güneşe çıkardım. O anda tulum şişmeye başladı. Ağzına kadar tulum yağla doldu. Bunu Resulullah’a haber verdiğimde “ağzını tutmasaydın, bereketlenmiş olan yağ sel gibi akacaktı” dedi.

 

İrbad ibn Sariye (ra) şöyle dedi; biz Tebük seferinde iken. Bir gece Resulullah Hz. Bilal’i çağırıp yiyecek getirmesini söyledi. Hz. Bilal torbalara baktı boş idi. Peygamberimiz torbaları ters çevir dedi ve toplam yedi tane hurma bulunabildi. Resulullah “bunları bir kaba koy ve getir” dedi. Hz. Bilal’de öyle yaptı Efendimiz elini kabın üzerine koyup dua etmeye başladı ve buyurun yiyin dedi. Biz hepimiz doyuncaya kadar o hurmalardan yedik. Bir ara avucuma biriktirdiğim hurma çekirdeklerini saydığımda tam 54 taneydi. Sonunda hurmalar da kap da aynı duruyordu. Resulullah (sav) “bu hurmaları kaldırın yarın yine yeriz” dedi. Ve böylece o hurmaları tam 3 gün yedikte bitmedi. Peygamber Efendimiz (sav) daha sonra o hurmaları bir çocuğa verdi.

 

Tebük’te 20 gün kadar kalan İslam ordusundaki bazı komutanlar Şam üzerine doğru yürümeyi teklif ettiyse de Peygamberimiz (sav) orada “Taun hastalığı vardır. Taun olan şehre girmeyiniz” buyurdu. Onun üzerine dönüş yoluna geçildi. Dönüşte gece vakti Akabe mevkiinden geçilirken; 12 kişilik bir münafık gurubu Peygamber Efendimize (sav) suikast tertip etmek için pusu kurdular. Münafıkların bu niyeti Efendimize (sav) vahiy ile bildirildi. O da Hz. Huzeyfe’yi görevlendirip onların tuzaklarını bozdu ve münafıkları kılıçtan geçirdi.

 

Ebu Amir-i Fasık önderliğinde münafıklar tarafından Kuba mescidine yakın bir yerde mescit yapıldı ve Peygamber Efendimiz (sav) Tebük’te iken içerisine de silahlar konuldu. Orada münafıklar toplanıp planlar yapıyordu ve suikast düzenlenecekti. Bu durum Peygamberimize (sav) vahiy yolu ile bildirildi. Efendimiz derhal Hz. Malik bin Dahşem ile Ma’an Bin Adiy Aclani’yi vazifelendirip Kur’an’da ismi Mescidi Dırar olarak geçen o mescidi yıkmalarını emretti. Onlarda emri yerine getirdiler.

 

Medine’ye dönülünce sefere katılmayan bazı sahabeler başta Kab Bin Malik olmak üzere af diledilerse de, Peygamber Efendimiz (sav) onları affetmedi. Halkı onlarla konuşmaktan men etti. Onlar da kendilerini mescidin direklerine bağlayıp Allah’tan af dilediler ancak 50 gün sonra onların affedildiklerine dair ayet-i kerime inince Peygamber Efendimiz (sav) onları affetti. Bu muharebe ile İslam’ın kuvvet ve şöhreti taa Rum diyarına kadar yayılmış oldu. Allah’ın selamı üzerinize olsun.

 

Kaynaklar :

1-Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri

3-Sahihi Buhari, Sahihi Müslim

4-Nebhani, Hayatüssahabe

5-Kütüb-i Sitte

 

 

 



Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.