23 Eylül Cumartesi
hava durumu

Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömer miydi?

Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömer miydi? Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömer miydi? İslam tarihinin en tartışmalı konularından birisi üzerine çalışma...
Bu Haber 22 Eylül 2013 19:51 Yayınlandı

Araplar kız çocuklarını diri diri toprağa gömer miydi?

İslam tarihinin en tartışmalı konularından birisi üzerine çalışma

Cahiliye Araplarında kız çocuklarının öldürülmesi hangi gerekçelere dayanıyordu? Aile ve neslin devamı, yani üreme için elzem olan kız çocuklarını Araplar neden gömerek öldürme yoluna gidiyorlardı? Hz. Muhammed kızlarını gömenlere hangi öğütlerde bulunurdu? Kur’an-ı Kerim’in bu uygulamaya bakışı nedir? Prof. Dr. Adnan Demircan Derin Tarih Eylül sayısında cevaplandırıyor.

En önemli nedenlerden biri, geçim kaygısıydı. Çölde kaynaklar son derece kıt, erkek çocukların ekonomik hayata ve kabilenin çıkarının korunmasına katkıları kızlara nispetle daha fazlaydı. Bu sebeple evlatlarından birini feda etmesi gerektiğini düşünen bir Arap, kızını tercih ederdi. Kız çocuklarını gömerek öldürme âdetine özellikle fakir kabileler arasında rastlanıyordu.

Geçim kaygısı ve açlık korkusuyla sadece kızların değil, zaman zaman erkek çocukların da öldürüldüğü görülür. Nitekim Kebîre bt. Ebî Süfyân, Hz. Muhammed’e (sas) Cahiliye döneminde dört oğlunu gömerek öldürdüğünü söylemiş, bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine dört köle azat etmesini tavsiye etmiş, o da etmiştir (İbnü’l-Esîr, V, 538; İbn Hacer, VIII, 93).
Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi uygulaması, Arabistan’ın kıtlık ve yokluk yıllarında, şehirlerden ziyade çölde ve köylerde görülürdü. Kimi Arapların kızları yüzünden üstlerine leke gelmesinden çekindikleri için gömerek öldürdüklerini biliyoruz. O tarihte kabileler arasında meydana gelen savaşlar ya da baskınlar sırasında ele geçirilen çocuklar ve kadınlar kendilerini esir edenler tarafından köleleştiriliyor, çoğu zaman da cinsel tasalluta maruz kalabiliyorlardı. Diğer taraftan kadının toplum tarafından gayrı ahlakî kabul edilen bir davranışta bulunması da ailesi için utanç verici bir durum kabul edilirdi.
Araplarda kız çocuklarını gömerek öldürme âdeti daha çok çölde yaşayan göçebe kabileler için söz konusudur. Kızını öldürmeye karar veren ebeveynin izlediği yöntemle ilgili tasvirler sınırlı sayıdaki örnekten hareketle oluşturulmuştur.

Kızını öldürmek isteyen kişilerin iki farklı uygulamasından söz edilir. Birincisine göre zamanı gelen kadın bir çukur açarak o çukurun başında doğumunu yapar. Çocuk erkekse onu alıp götürür, kızsa çukura atarak üstünü toprakla örtüp öldürür.

İkinci uygulamaya göre kız çocuğu altı yaşına gelinceye kadar büyütülür. Babası tarafından akrabalarına gideceği söylenerek temiz elbiseler giydirilip götürülür. Sonra çölde önceden kazılmış olan bir çukura atılarak üzeri toprakla örtülür.

Çocukların bu şekilde öldürülmesinin inançtan kaynaklanan bir boyutu olup olmadığı açık değildir. Çocuğunu öldürmek isteyen insan neden onu belli bir süre büyüttükten sonra öldürsün? Bu şekilde bir öldürme belki de çocuğun doğar doğmaz öldürme düşüncesinden değil, ileriki yıllarda ortaya çıkan kıtlık sebebiyle, yani şartlara bağlı olarak yapılmaktadır.

Başka yöntemlerin kullanılmış olması da muhtemeldir. Kız çocuklarının gömülerek öldürülmesinin dinî bir anlam yüklenerek gerçekleştirilmesi mümkündür mesela.

Hz. Ömer de kızını gömerek öldürmüş müydü?

Hz. Ömer’in bir kız çocuğunu gömerek öldürdüğü anlatılırsa da, temel kaynaklarda herhangi bir bilgi mevcut değil. Bunun geç dönem kıssacılarının eseri olduğu anlaşılıyor.

Hz. Ömer Müslüman olduğunda 26 yaşındaydı. Kızı Hafsa ise Cahiliye döneminde Kabe’nin tamir edildiği yıl, yani nübüvvetten beş yıl önce dünyaya gelmişti. Buna göre Hafsa doğduğunda Hz. Ömer’in 15 yaşında olması gerekir. Sormak gerek: Bu yaştaki bir insan kızını öldürmemişse olgunluk çağında mı öldürür?

Hz. Hafsa’nın okuma-yazma bilen nadir kadınlardan biri olduğu hesaba katılırsa ailesinin kadınlar hakkındaki kanaatlerinin bedevîlerle bir tutulamayacağı, bu sebeple kızlarını gömerek öldürdüklerine dair anlatılanların doğru olmaması gerektiği anlaşılır.

Öte yandan Hz. Ömer İslam’dan önce Mekke’nin saygın şahsiyetlerinden biriydi. Amcazadesi olan haniflerden Zeyd b. Amr’ın kızların öldürülmesine karşı çıkanlardan olduğu da unutulmamalı.

Bu menkıbenin, Hz. Ömer tarafından aktarılan, Hz. Peygamber’le Kays b. Âsım arasında geçen diyalogla ilişkili olması mümkündür.

Buna göre Temîmli Kays b. Âsım, Resûlullah’a gelerek “Cahiliye döneminde sekiz kızımı diri diri toprağa gömdüm” dedi. Hz. Peygamber (sas) “Her birine karşılık bir köle azad et” buyurdu. Kays “Develerim var” deyince “O halde her birine karşılık bir deve kes” buyurdu.

Hz. Ömer’in naklettiği bu rivayet muhtemelen daha sonra kişiliğine uygun görüldüğü için kendisine yakıştırılmış olmalı! Tarihte bu tür karışıklıkların hiç de az olmadığını biliyoruz.

 

‘’O diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda; Hangi günahtan ötürü öldürüldü diye !

        ‘’Tekvir Suresi 8.ve 9.Ayetler.

1- Güneş dürüldüğü zaman

2- Yıldızlar kararıp dağıldığı zaman

3- Dağlar sökülüp dağıldığı zaman

4- Gebeliğinin onuncu ayındaki develer kendi haline bırakıldığı zaman

5- Yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman

6- Denizler kaynatıldığı zaman

7- Nefisler çiftleştiği zaman

8- Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza;

9- “Hangi suçtan ötürü gömüldü?” diye

10- Siciller açılıp yayıldığı zaman

11- Gök kubbe yıkıldığı zaman

12- Cehennem kızıştırıldığı zaman

13- Cennet yaklaştırıldığı zaman

14- Herkes ne getirdiğini öğrenecektir.

İşte bu, alışılagelen herşeyin bütünü ile değişiminin sergilenmesidir. Varlığı kuşatan kapsamlı alt üst oluşun tablosudur. Bu değişim gökteki ve yerdeki tüm cansız varlıkları kuşattığı gibi insanlardan uzak yaşayan yırtıcı hayvanları da onlarla yaşayan evcil hayvanları da içine almakta, bütün insanların gönüllerine ve ruhlarına ulaşmakta ve tüm işlerin düzenine el atmaktadır. Öyle ki bu inkılap esnasında gizli olan herşey açığa çıkmakta, bilinmeyen herşey anlaşılıp bilinmekte, sorgu ve ayrılma yerinde her insan daha önceden hazırladığı azığının ve mahsulünün önünde durmaktadır. Etrafındaki herşey kasırgaya tutulmuş, herşey baştan sona alt üst olmuş değişmiştir.

Büyük çaplı bu evrensel olaylar bütünü gösteriyor ki alıştığımız bu kainat güzel uyumu, ölçülü hareketi, değişmez oranlamaları, sağlam yapısı, güç ve ustalıkla bina edilen bu evrenin, evet bütün bu özellikleri ile bu evrenin, nizamının, düzeninin bağı çözülecek. Parçaları etrafa saçılıp yayılacak. Kendisini ayakta tutan şu anki sıfatları ve özellikleri kaybolacak. Belirlenmiş eceline doğru gidip sona erecektir. Bütün yaratıklar orada başka bir şekil alacaktır. Evren, başka evren; hayat başka bir hayat olacaktır. Gerçekten bu Alışılan evrenin gerçeklerinden bambaşka olacaktır.

İşte surenin kalblere ve vicdanlara yerleştirmeyi amaçladığı gerçekte budur. Ta ki insan ne kadar değişmez gibi görünseler de bu geçici görüntülere gönlünü kaptırmasın ve onlardan kopabilsin. Değişmeyen hakikate bağlanabilsin, her şeyin ve her olayın değişip yıkıma uğradığı sırada değişmeyen ve yıkılmayan Allah gerçeğine bağlanabilsin. Gözler önündeki bu evrende bilinen ve Alışılan ölçüler içinde hareket ederken, hiçbir zaman yer, görüş ve duyuşla sınırlanmayan mutlak gerçeğe doğru uzanabilsin. Hiçbir şart ve hiçbir sınırla sınırlı olmayan temel gerçeğe bağlansın, görüntülere ve şekillere değil.

İşte bu, korkunç değişim sahnelerini gözden geçiren gönüllere yerleştirilmek istenen genel duygudur.

Bütün bu varlıklara ilişkin olaylar ve değişimlerin gerçek mahiyetine gelince bunların gerçek bilgisi Allah katındadır. Şu anda onları, duygularımızın ve düşüncelerimizin Alışılagelen sınırlı çerçevesi ile anlamamız mümkün değildir. Çünkü bunlar, gücümüzü aşan gerçeklerdir. Bu değişimler, Alıştığımız değişimlerden çok büyüktür. Sarsıcı, yıkıcı bu depremler, yerin sarsılmasına benzemez. Yerin içinde bir volkanın patlamasına veya yere küçük bir meteorun düşmesi veya yıldırım çarpmasına benzemez. insanların bildiği en büyük su baskını Nuh tufanı idi. Şahit olduğu evrensel olayların en büyüğü ise yüz milyonlarca mil uzakta bulunan güneşte küçük patlamaların meydana gelmesidir.

Bütün bunları kıyamet gününde meydana gelecek olan dehşet verici ve kuşatıcı değişimle karşılaştırdığımızda onlar çocuk oyuncağı gibi kalacaktır!! Bu varlıklarda meydana gelecek değişim gerçek boyutlarını anlama ve kavrama imkanımız olmadığına göre günümüzde bu gerçeği anlamamızı, zihnimize yaklaştıracak bu dünya hayatında Alıştığımız ölçülere ve değerlere başvurmaktan başka çaremiz kalmamaktadır.

Güneşin dürülmesi, onun soğuması, alevlerinin sönmesi şu anda etrafındaki uzaya binlerce mil uzaklıktaki varlıklara gönderdiği ışığının ve ışınlarının sönmesi anlamına gelebilir. Nitekim bu hal güneş tutulması sırasında rasathanelerden rahatlıkla gözlenebilmektedir. On ikibin dereceye ulaşan kızgın sıcaklığın etkisi ile birbirinden bağımsız halde bulunan gazlarının yer küresinin kabuğu gibi bir kabuk bağlayarak soğuması ve donması, etrafa ışık ve ışın gönderemez hale dönüşmesi anlamına gelebilir. Şu anda güneşin sıcaklığı, orada bulunan tüm maddeleri alevlenen gazlara dönüştürülebilir.

Böyle olabilir, başka bir şekilde de olabilir. Ama bu “nasıl olacak, meydana gelmesine sebep olacak faktörler nelerdir?” konusu ise sadece Allah’ın bileceği bir iştir.

Yıldızların dökülmesi, onları bağlayan düzenin çözülmesi, ateşlerinin sönmesi ve ışıklarının kararması anlamına gelebilir. Bu olayın dokunacağı yıldızların hangisi olduğunu Allah daha iyi bilir. Bunlar bizim güneş sistemimize yakın olan bir grup yıldızlar mıdır, yoksa içinde bulunduğumuz galaksideki yüz milyonlarca yıldızlar mıdır, yoksa sayılarını ve yerlerini Allah’tan başka kimsenin bilemediği tüm yıldızlar mıdır? Rasathanelerimizdeki cihazlarımızla gördüğümüz galaksilerin ve boşlukların ötesinde sayısını ve sonunu bilemediğimiz nice galaksiler ve boşluklar bulunmaktadır. Orada da dökülmenin kendisine dokunacağı yıldızlar sözkonusu edilebilir. Nitekim Allah’tan başkasının gerçek mahiyetini bilemediği bu doğru haber de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.

Dağların yürütülmesi, onların kökünden sökülmeleri, atılmaları ve havaya savrulmaları anlamına gelebilir. Nitekim başka bir surede şöyle denmektedir: “Ey Muhammed! Sana dağlara ilişkin soru soruyorlar. De ki: `Rabbim onları yerlerinden ufalayıp savurur.”(Taha 105) “Dağlar ufalandıkça ufalanıp ta toz duman haline geldiği zaman.” (Vakıa 5) “Dağlar yürütülüp, serap oldukları zaman.” (Nebe 20) Bu ayetlerin hepsi dağlara isabet edecek olan olaya işaret etmektedir. Bu olay dağların sağlamlığını, köklülüğünü, kenetlenmelerini ve karanlığını alıp götürecektir. Bu olayın başı yere isabet edecek olan ve Kur’an’ın kendisinden şu şekilde söz ettiği sarsıntı ve deprem olabilir. “Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı ve içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman.” (Zilzal 1-2) Bunların hepsi o uzun günde meydana gelecek olaylardır.

“Develer gebeliğinin onuncu ayındaki kendi haline bırakıldığı zaman”

Ayette geçen “işar” kelimesi gebeliğinin onuncu ayına girmiş dişi deve demektir. Bu o dönemde Arapların sahip olduğu en güzel ve en değerli hayvandı. Ve bu halde o develerin en pahalısıydı. Zira bu durumda süt ve yavru vermek üzere idi. Yararı yakındı. İşte bu korkunç olayların meydana geleceği günde bu develer dahi önemsenmez, salıverilir, hiçbir değerleri kalmaz ve hiç kimse onlarla ilgilenmez.

Bu ayetle ilk olarak muhatab olan Arap burada sözü edilen deveyi hayatta eşine rastlanmadığı bir musibete uğramadan salıvermez ve ondan elini çekmezdi!

“Yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman.”

Bu yabani ve ürkek hayvanları bile meydana gelen olaylar korkutmuş ve ürkütmüştür. Hepsi bir araya gelip birbirinin yanına sokulmuştur. Dağların ve vadilerin arasında yayılmışken korkudan bir araya gelmişler. Birbirlerinden kaynaklanan korkularını unutmuşlar ve yırtıcı özelliklerini yitirmişlerdir. Şaşkın bir halde önlerine geldikleri şekilde kaçışıyorlardı. Alışageldikleri şekilde inlerine ve yuvalarına sığınmıyorlar, yırtıcı özelliklerinin gereğini yapıp da avlarının peşinden gitmiyorlar. Bu korku ve dehşet sözkonusu hayvanların karakterlerini ve özelliklerini dahi Alıp götürmüştür! Bu durumda insanlar o çetin korku gününde ne yaparlar acaba?!

DENİZLERİN KAYNAMASI

Denizlerin kaynatılmasına gelince, bu onların sularla dolması anlamına gelebilir. Bu sular, yerin ilk oluşumuna ve kabuğunun soğumasına eşlik ettiği ileri sürülen taşkınlara benzer büyük taşkınlardan meydana gelebilir. Nitekim Naziat suresinde bunlardan söz etmiştik. Bu sular aralarındaki engellerin kalkmasına yol açacak depremlerin ve volkan patlamalarının sonucunda onların birbirleri

ne girmesi ile de gerçekleşebilir. Kaynamaların ve patlamaların anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir surede deniyor ki: “Denizler patladığı zaman,” (İntifar 3) Yani bu onun elementlerinin patlaması ve ondaki hidrojen ve oksijenin birbirinden ayrılmasıdır. Ya da atomun patladığı gibi denizin tüm atomlarının patlamasıdır. Hiç şüphesiz atomların patlaması daha korkunçtur. Denizin kaynatılması, bunlardan başka bir şekilde de olabilir. Bu meydana geldiğinde boyutları tasavvur dahi edilemeyecek büyüklükte korkunç ateşler, denizlerden yükselmeye başlar. Çünkü atom ve hidrojen bombasından belli sayıdaki birkaç atomun patlamasının ne korkunç olaylara yol açtığını bütün dünya bilmektedir. Denizin atomları bu şekilde veya başka bir şekilde patladıkları zaman insanın gücü bu korkunç olayı düşünmekten aciz olur. Bu geniş, uçsuz bucaksız denizlerden yükselen korkunç cehennemi insan zihninde tasavvur bile edemez!

Nefislerin çiftleşmesi ise, insanların tekrar yaratılmasından sonra ruhlarının ve bedenlerinin birleşmeleri anlamına gelebilir. Aynı cinsten olan bütün ruhlar grubunun grup halinde bir bütün içine yerleşmesi de olabilir. Nitekim başka bir surede deniliyor ki: “Siz de üç çift olduğunuz zaman.” (Vakıa 7) Yani üç sınıfa ayrıldığınız zaman. Bu üç sınıf da yaklaştırılmış olanlar, sağda kalanlar ve solda kalanlardır. Nefislerin çiftleştirilmesi aynı türden kümelenmeler şeklinde olabilir.

KADININ ONURLANDIRILMASI

“Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kız hangi günahı yüzünden öldürüldü? diye.”

Cahiliye döneminde insanlığın vicdan düzeyi alçaldığından kız çocuklarını utanma veya fakirlik korkusu ile diri diri toprağa gömme geleneği yaygınlaşmıştı. Kur’an bu gelenekten söz ederken cahiliyenin bu iğrenç yüzüne ışık tutmaktadır. islam Arapları cahiliyenin alçaklığından kurtarmak amacı ile geldiği gibi bütün insanlığı da kurtarmaya gelmiştir. Yüce Allah bu geleneğe ilişkin olarak buyuruyor ki: “Onlardan birine kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde üzüntüden yüzü simsiyah kesilir. Aldığı kara haberden dolayı tanıdıklarına görünmekten kaçınır. Aşağılanmaya katlanarak onu Alıkoysun mu, yoksa toprağa mı gömsün diye düşünür. Baksana ne kötü hüküm veriyorlar.” (Nahl 58-59)

Diğer bir surede buyuruyor ki: “Ama onlardan birine Allah’a isnat ettikleri kız çocuklarının müjdesi geldiğinde üzüntüden dolayı yüzü simsiyah kesilir demek süs ve nimet içinde yetişen ve savaşta fazla bir etkisi olmayan olanı Allah’a yakıştırıyorsunuz öyle mi?” (Zuhruf 17)

Üçüncü bir yerde buyuruyor ki: “Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek ağır bir suçtur.” (İsra 31)

Toprağa gömme olayı, acımasız bir şekilde gerçekleşiyordu. Çünkü kız çocuğu diri olarak gömülüyordu. Bu konuda onlar hayli ileri metodlar geliştirmişlerdi! Onlardan bazıları kız çocuğu olduğu zaman altı yaşına kadar kendisine dokunulmazdı. Sonra annesine derdi ki; “Kızın üstünü bayı yıka, güzel elbiselerini ve süslerini tak. Onu anneannesine götüreceğim.” Kızı Alır daha önce çölde kazdığı çukurun yanına götürür. Kuyunun yanına vardıklarında kuyunun içine bak der, sonra onu birden içine iterdi ve üzerine toprak doldururdu. Bazıları ise doğum sırasında sancılar gelmeye başladığında onun annesini, kazılmış bir çukurun yanına götürürlerdi. Doğan çocuk kız ise hemen oraya atılır ve hemen üzerine toprak atılırdı. Erkek olursa Alıp eve getirirlerdi. Bazıları ise kız çocuğunu öldürmemeye niyet eder, her türlü eziyete maruz bırakır, hayvan otlatacak yaşa geldiğinde yünden veya kıldan yapılmış bir aba giydirerek yaylaya gönderir, develerini yaydırırdı.

Kızlarını öldürmeyen ve onları çobanlığa da göndermeyenler ona kötülük ve eziyetin tadını başka şekillerde tattırırlardı. Bu kız evlenip kocası öldüğünde, kocasının en yakını onun üzerine elbisesini atardı. Bu hareketin anlamı, insanların onunla evlenmelerini engellemekti. Ondan sonra hoşuna giderse onunla evlenirdi. Onun isteğine ve iradesine danışılmazdı. Eğer hoşuna gitmezse ölünceye kadar onu bekletir mirasını Alırdı. Bu durumlarda kadın fidye vererek kendisini kurtarma çarelerine de başvurabiliyordu. Bazıları ise kadını boşar ve istediği adamdan başkası ile evlenmemesini şart koşardı. Yoksa evlendiği sırada mehrin hepsini geri alacağını söylerdi. Bazıları ise kocası öldüğünde eşini, küçük bir çocukları için bekletirler, çocuk büyüyünce onu Alırdı. Bazı adamların evinde yetişen yetim kız çocukları olurdu. Onlar hakkında bu adam söz sahibi idi. Onu evlenmekten alıkoyardı. Ya karısı ölüp kendisi onunla evlenirdi veya güzelliğine veya malına göz koyduğu için küçük oğlu ile evlendirir veya karısı öldüğünde onunla evlenirim düşüncesi ile bu yetim kızı evlenmekten alıkoyardı.

İşte cahiliyenin çeşitli açılardan kadına bakış açısı buydu. Ta ki islam gelinceye kadar. islam bu gelenekleri şiddetli şekilde çirkin bulup mahkum etti. Kız çocuklarını öldürmeye son verdi ve bu işi sert biçimde reddetti. Bu konuyu kıyamet gününde kendisinden sorguya çekilecek meseleler arasına soktu. Böyle evrensel yıkımların, yıkılışların dehşetini dile getirirken bu büyüklükte olaylardan biri imiş gibi onu da dile getirmekte ve şöyle demektedir: “Ve sorulduğu zaman diri diri toprağa gömülen kıza; hangi suçtan ötürü gömüldü?’ diye” Peki onu gömen adamın hali nice olacaktır?!

Cahili bir ortamda kadının, onur ve şeref kazanması mümkün değildi. Tüm insanlığın onurlandırıldığını ve kadını ile erkeği ile her insana saygı duyulmasını isteyen Allah’ın şeriatı ve sistemi olmasa idi, kadın o halde kalacaktı. İslam her insana yüce ve ulu Allah’ın ruhundan bir soluk taşıdığı için değer kazandırmıştır. İşte kadının şerefi de bu kaynaktan geliyordu. Yani islamın getirdiği değerden. Yoksa çevrenin herhangi bir faktöründen değil.

Yerden değil gökten gelen değerlerle desteklenip insanın doğuşu kadında gerçekleştiğinde, şeref, haysiyet ve itibar elde etti. Kadının değerini ve kıymetini artık aileye karşı sorumluluklarını ve maddi kazanç sağlamasını ölçü alarak değerlendirmek ve onu bu konudaki zayıflığı yüzünden değersiz saymak sözkonusu değildi. Çünkü bu göğün değerlerinden değildi ve göğün ölçüsünde bir ayrılığı yoktu. Asıl önemli olan insanın Allah’a bağlı olan onurlu ruhu idi ve bu konuda kadın ile erkek aynı idi.

Bu dinin Allah tarafından gönderildiğini ve peygamberin getirdiği sistemin vahiy yoluyla ona bildirildiğini ispat etmek gerekirse kadının konumunda meydana gelen bu değişiklik, onun şaşmaz delilleri arasında sayılmalıdır. Çünkü o zaman kadının bu kadar onurlandırılacağını gösteren bir tek işarete dahi rastlanmıyordu. Çevreye hükmeden faktörlerin hiçbiri özellikle iktisadi şartlar buna hiç müsait değildi. Eğer ilahi sistem yeryüzünün tüm etkenlerinden, özellikle cahili çevre şartlarından bağımsız bir şekilde bu gelişmeyi sağlasaydı kadının hali öyle devam edecekti. islam kadının konumunu yeniden belirledi. Kadının bu konumu katıksız semavi değerlerle ve katıksız semavi ölçülerle ilgili idi.

AMEL DEFTERLERİ

“Siciller açılıp yayıldığı zaman.”

Bu defterler amel defterleridir. Onların yayılması, açılmaları ve okunmaları gizli kapalı hiçbir şeylerinin kalmaması anlamına gelir. Bu açıklık insanlara daha ağır ve daha zor gelmektedir. Örtülü, kirli nice işler vardır ki bizzat onu işleyen kişilerin onları hatırlamaları dahi kendilerini utandırır. Onların açıklanması halinde titrer. Onların açıklanmasından endişe eder ve onlar karşısında erir! İşte bütün bu gizli kapalı işler o günde yayılacak ve göz önüne serilecektir!

Bu yayılma ve açıklama kıyamet günündeki korku türlerinden biridir. Ayrıca değişimin önemli özelliklerinden biridir. Öyle ki saklı olan ortaya çıkıyor, gizli olan açıklanıyor ve gönüllerde gizli olan dışarıya vuruluyor.

Gönüllerdeki gizliliğin ortaya çıkarılmasının karşısında onun gibi bir sahne evrende de yer Alıyor. “Gök kubbe yıkıldığı zaman.” Bu kelimenin ilk çağrıştırdığı şey başımızın üzerinde bulunan şu yüksek kubbedir. Ayette geçen “kuşitat” kavramı göğün yok olması demektir. “bu, nasıl meydana gelir, hangi yolla olur” bu konuda kesin bir şeye ulaşma imkanı yoktur. Ama biz şöyle düşünebiliriz. Bugünkü evrensel şartları değiştiren herhangi bir sebep sonucu insan başını kaldırıp baktığında üstündeki kubbeyi göremeyecektir Çünkü bunu sağlayacak şartlar değişecektir. İşte bu kadarlık bir yorumda yeter.

Bu korkunç ve müthiş günün sahnelenmesine ilişkin son adımda geliyor:

“Cehennem kızıştırıldığı zaman ve cennet yaklaştırıldığı zaman.”

Yani cehennem yakılıp kızıştırıldığında, alevleri, ateşi ve sıcaklığı arttırıldığı zaman… Cehennem “nerede nasıl yakılır, nasıl kızdırılır ne ile yakılır?” Bu konuda hiçbir bilgimiz yoktur. Sadece Allah’ın şu sözü hariç: “Onun yakıtı in-sanlar ve taşlardır.” (Bakara 24) Bu ise cehennemlikler oraya atıldıktan sonradır. Ondan önce ise onun nasıl olduğunu ve yakıtının ne olduğunu sadece Allah bilir!

Bu sırada cennet yaklaştırılacak. Kendilerine cennet vaadedilenlere görünmeye başlayacak, oraya girmenin kolaylığı, içine dalmanın basitliği ortaya çıkacaktır. Çünkü cennet artık yaklaştırılmış, yakına getirilmiş ve hazırlanmıştır. Sözcük cennetin sanki yavaş yavaş kayıp geldiğini veya ayakların ona doğru kaydığını ifade eder gibidir.

Kainat sisteminde canlıların ve cansızların durumlarında bütün bu korkunç olaylar meydana geldiği sırada herkesin yaptığı işler ve bugün için yaptığı hazırlık hakkında şüphesi kalmaz. Allah’ın huzuruna ne ile geldiği ve hesap için ne hazırladığını çok iyi bilir.

“Herkes ne getirdiğini görecektir.”

Her insan bu korkunç günde ne getirdiğini, neyin lehinde, neyin aleyhinde olduğunu bilir. Bu korkuyu kendisini kuşatıp üzerini bürüdüğü zaman bilir, öğrenir. Fakat önceden hazırladığı şeylerin hiçbirini değiştiremez. Ne onları arttırabilir ne de eksiltebilir. Öğrenir fakat artık o Alıştığı, hayatında ve düşüncesinde beraber olduğu her şeyden ayrılmıştır. Kendi dünyasından ayrılmış, dünyası kendisinden kopmuştur artık. Herşey değişmiş, herşey başkalaşmıştır. Değişmeyen ve başkalaşmayan Allah’ın yüce yüzü dışında hiçbir şey kalmamıştır. Gönüllerin Allah’ın yüce yüzüne yönelmeleri ve bütün bir kainatın değişip başka şekil aldığı bir sırada onun yüce yüzünü bulmaları ne güzel olurdu.

Bu vurgu ile birinci bölüm sona eriyor. Artık bu dehşet verici değişim meydana geldiği gönül sahneleri ile insanın gönlü dolup taşmıştır.

Ardından surenin ikinci bölümü gelmektedir. Bu bölüm evrenin güzel sahnelerine yemine dikkat çeken bir işaretle başlıyor. Bunlar için güzel tatlı ifadeler özellikle seçiliyor. Bu vahyin karakterine, onu taşıp getiren elçinin sıfatına, bu vahyi alan peygamberin yapısına ve insanların Allah’ın dilemesi karşısındaki tutumlarına ilişkin yeminlerdir bunlar.



Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.


Copy Protected by Chetans WP-Copyprotect.